18 Mart 2015 Çarşamba

İskandinavya-Vikingler Diyarına Yolculuk 12/10/2013-20/10/2013




Öncelikle bizim gezme mentalitemiz; konaklama, yeme ve içmeye az maliyet (tabi ki yerel yemek ve içeceklerin tadına bakma şartıyla); gezmek ve çok yer görmeye yüksek maliyet ayırmak üzerinedir.

Her gezimize çıkarken öncelikle gitmek istediğimiz yeri belirleyip oraya göre bir rota hazırlığı yapıyoruz. Bu gezimizin de hedefi Flam ve Gudvangen arasındaki NAEROYFJORD'du.

İSKANDİNAVYA ülkelerine gezi planı yaparken dünyanın en pahalı ülkelerine gittiğinizi hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Zaten gittiğinizde ne kadar pahalı olduğunu göreceksiniz. 


Vikingler’in diyarına bir seyahat planlıyorsanız temel ihtiyaçlarınız detaylı düşünülmüş bir rota, önceden alınmış ve düşeş yakalanmış bir uçak bileti, sizi gezdirecek bir taşıt, booking.com türevi sitelerden yapılmış hostel rezervasyonları, gidilecek ülkenin kronundan şişkin bir cüzdan ve atıştırmalık olsun diye yanınıza aldığınız, ama oradaki fiyatları görünce öğün diye yiyeceğiniz bisküviler, krakerler…

Giriş yazımda da belirttiğim gibi, plan yaptığımız destinasyonlarda ‘görülmesi gereken yerler’ zaten her internet sitesinde var. Ben daha çok, birçoğumuz için önemli olan ‘maliyet ve uygulamalar’ kısmında bilgi & fikir paylaşıyor olacağım. Tarihini vs de başka kaynaklardan araştırırsınız.


Dört kişilik bir kadroyla, Danimarka’da yaşayan arkadaşımız Emre’yi ziyaret etmek için bu seyahati planladık. Zira plan oraya kadar gitmişken şuraya da gidelim, bunu da yapalım derken, üç ülkeyi kapsayan bir fiyort ve göller turuna dönüştü.


Az önce bahsettiğim temel ihtiyaçları özetlemek istiyorum.


Detaylı düşünülmüş bir rota:
Bu konu hassas. Zira az zamanda çok yer görmek, çok şey yapmak önemli. Eşim Ali bu konuda gerçekten detaylı bir çalışma yaparak efektif bir rota çizdi.



Haritada da görüldüğü gibi KOPENHAG-MALMO-HELSINGBORG-GOTEBORG-TANUM-OSLO-MAELSLIA-ODDA-GRANVIN-NORHEIMSUND-BERGEN-GUDVANGEN-FLAM-AURLAND-OSLO-KOPENHAG-SLAGELSE şeklinde bir rota izledik. Amacımız Emre’yi görmek olmasaydı Türkiye’den Norveç’in kuzeyinde bir noktaya uçarak, gezmeye başlayabilirdik. Yol üzerinde muhteşem göller, tarifsiz fiyortlar, elma bahçeleri ve bitmeyen ormanlar var. Detaylar ‘Ve işte hikaye…’ bölümünde.

Uçak bileti:

Biz THY ile İzmir-İstanbul-Kopenhag bağlantılı uçuşuyla yola çıktık. Bağlantılı uçuş, bagaj transferi konusunda kolaylık oluyor. Bileti üç ay kadar önce aldığımız için uygun fiyata denk getirdik. İki kişi gidiş dönüş 1250 TL. Zira bilet bir şey değil, ulaşım maliyeti daha yeni başlıyor… Köprü geçişleri, feribot ücretleri derken bir bu kadar da ülke içinde harcıyorsunuz.


Taşıt:
Bu konu biraz muamma. Zira araç kiralama işi, internet sitelerinde belirtildiği rakamlarla bitmiyor. Size örneğin 8 gün için 300 Euro fiyat veriyor, ama bunun içinde zorunlu kış lastiği, günlük 100 km üzeri gideceğiniz yollar için km başı aldıkları ekstra ücret (günlük 100 km yol alarak nasıl gezebilirsiniz ki?) vs yok. Bu nedenle eğer araç kiralayacaksanız mutlaka bütün detaylarını öğrenin. Hatta AVIS, SIXT, EUROPCAR  gibi markaları kullanacaksanız Türkiye distribütörlerinden ve gideceğiniz ülkedeki şubesinden karşılaştırmalı onay alın. Sürprizle uğraşmayın oralarda. Biz Emre’nin bir arkadaşından ödünç araba alarak sorunu çözdük. Akaryakıt fiyatları her ülkenin kendi kronunda birbirine çok yakın. Tabi ki orada da Türkiye’deki gibi her istasyonda farklı fiyatlar var. Ama mazot fiyatları ortalama Danimarka'da 12 İsveç’te 13, Norveç’te14 kron gibi.


Bölgede raylı sistem çok gelişmiş. Her yere trenle de ulaşmak mümkün. Ama yolda karşılaşacağınız güzellikleri fotoğraflamak isteyebilir, sadece bunun için bile özel arabaya ihtiyaç duyabilirsiniz. Tren ücretleri de daha az tutmuyor zaten.


Konaklama:
Booking.com (reklam olsun diye söylemiyorum) bizim özellikle yurtdışı seyahatlerimizde tek başvuru kaynağımız. Gerek tesis seçimi, gerek müşteri hizmetleri tıkır tıkır işliyor. Sorun yaşarsanız anında çözmeye çalışıyorlar. Biz varmadan bir gün önce, ertesi geceki hostelde internetten rezervasyon yaptırdık. Özellikle Avrupa’nın güneyindeki hostellerde konaklama yapanlar bilirler; binalar eskidir, rutubet kokusundan uyuyamazsınız, kullanacağınız lavaboyu temizlemeden içeri adım atamazsınız vs. İskandinavya’dakiler tam tersi. Her şey tertemiz. Sadece genelde çarşaf, nevresim ve havlu vermiyorlar. Ekstra ücrete tabi. Ya da yanınızda götürebilirsiniz. Dört kişilik odalarda genelde mutfak da var (tesis bilgisini booking.com’dan detaylı görebiliyorsunuz). Banyosu içinde olan oda tipi ile ortak banyolu oda tipi arasında ortalama 6-10 Euro fark oluyor. Seçim sizin. Otele girişinizden mutlaka en az 5-6 saat öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerek. Yoksa otel yaptırdığınız rezervasyonu görmüyor ve ücret sorunu yaşıyorsunuz.

İşin duygusal kısmı
Söylediğim gibi, fiyatlarla ilgili elimden geldiğince detaylı bilgi vermeye çalışacağım. Kısaca şöyle özetleyebilirim sanki: Danimarka bizden 3, İsveç ve Norveç 5 kat pahalı. Yarım litrelik bir suya, ki suyu her yerde bulmak kolay değil, yaklaşık 6 TL ödüyorsunuz. Norveç’te klasik bir fish&chips tabağı yaklaşık 50 TL (Avustralya’da bile bu kadar pahalı değildi). Ama fiyatlar bize göre oldukça dengesiz. Danimarka’da marketten su almakla barda viski içmek nerdeyse aynı fiyat. Markette su 20 Kron, Danimarka birası 4 Kron gibi. (Bu haber bazılarınızı sevindirmiş de olabilir tabi J


Yeme içme.. (Sondaki –me’ler olumsuzluk ekidir!!)
Bu kadar muhteşem deniz mahsülü ve et seçeneğinin arasında nasıl bu kadar kötü yemek yapabildiklerine aklımız hiç ermedi. Yediğimiz en güzel balık, marketten donuk alıp odadaki fırınımızda yaptığımızdı. Yemeğe ödediğimiz para, bizim damak zevkimize göre, karşılığını bulmadı. Zaten yerel yemekleri de ton balığı J Max isimli bir burger zinciri var. Oranın hamburgerleri falan lezzetli. Salata da var. Max’ı  yol üstü benzincilerin yanında sıklıkla bulabilirsiniz. Burger King, Mc Donald’s da, diğerlerine kıyasla, uygun fiyatlı seçenekler.


İçme kısmına gelince; oradaki –me ‘fazla içme’ J Zira içkileri gerçekten güzel. Soğuk memlekette yaşıyorlar tabi, içkileri de ona göre. Sert ve çok yüksek alkollü. Özellikle Akevitt ve Gajol isimli iki içkiden bahsedeceğim ki, akıllara zarar. Captain Morgan ise favorimiz J (Gerçi Captain Morgan’ın orayla bir alakası yok ama biz orda tanıştık)


Ülkeye girerken paketli bile olsa yiyecek sokamayacağımızı düşünmüştük. Ama kapıdaki kontrolde hiçbir sorun yaşamadık. Değil markalı ve ambalajlı ürünler, evde yapıp plastik kaba koyduğum ve streç filmle kapladığım brovniler bile sınırı geçti J Bunu neden anlatıyorum? Çünkü orada atıştırmalıklar da bize göre çok pahalı. Oradaki bir paket cookie’ye karşılık, Türkiye’de yarım kilo kuşbaşı  alabilirsiniz. Bence birkaç paket bisküviyi çantaya atmakta fayda var.


Birkaç not…
Bisiklet kullanımının yaygınlığı trafiği şekillendirmiş. Bisikletlere, yayalara ve araçlara ayrı ayrı trafik ışıkları var. Alt tarafta küçük olan ışıkları üstünüze alınmayın, zira onlar bisiklet için. Bu arada Danimarka’da araç kullanacaksanız bisikletlilere çok ama çok dikkat edin. Yanlışlıkla birine çarparsanız yandınız demektir.


Yolda sollama iznini gösteren şeritler de bizdekinden farklı. Kısa kesik çizgi izin verildiğini, uzun kesik çizgi sollama yasağını gösteriyor.


Özellikle klostrofobikler için Norveç tünelleri sıkıcı olabilir. Çünkü biraz uzunlar. 24 km gibi… Dünya’nın en uzun karayolu tüneli de bu ülkede.


Yolda, bizde köye girildiğini gösteren tabelalar, orada kommune’lere girildiğini gösteriyor. Eskiden kalma…


Biz ordayken her yerde yol çalışması vardı. İzlemesi bile keyifli. Adamlar uzaktan kumandalı iş makinesi kullanıyor…


Bir de, nasıl yetiştiğini anlamadığımız yol kenarı papatyaları var. Şaşırmış bunlar, o soğukta kır çiçeğinin ne işi var?


Ve işte hikaye...
Kopenhag’a indiğimizde geceydi. Ertesi günkü planımıza uygun olarak, şehrin çıkışına yakın bir yerde kaldık. Dan Hostel Danimarka’da bir hosteller zinciri.



Odaları gerçekten çok güzel. Temiz. 4 kişilik odada kişi başı konaklama (kahvaltı dahil değil) yaklaşık 26 Euro. İskandinavya genelinde bu standartlarda konaklama için günlük kişi başı yaklaşık 80-100 TL ayırmak gerekiyor. Buranın fiyatı iyiydi. Bu arada ödemeleri Euro ile de yapabilirsiniz ama ülkenin kendi parasını kullanmak her zaman daha karlıdır. Döviz değişimi için Danske Bank’ı kullanabilirsiniz. Devlet bankası olduğu için güvenilir bir yer.  



Geceyi geçirip sabah sisli ve tertemiz havada İsveç Malmö’ye doğru yola çıktık. Ali yola çıkmadan bütün varış noktalarının koordinatlarını çıkarmıştı. Yolda o koordinatları navigasyona kaydedip eve gider gibi yolumuzu bulduk J Kopenhag ile Malmö arası zaten 46 km.  Araştırmalarınızda mutlaka gördüğünüz, Oresund Denizi’ndeki  o muhteşem Oresund Köprüsü’nden , hiçbir kontrolle karşılaşmadan, elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçerek İsveç’e girdik.  Köprünün araçla geçiş ücreti 40 Euro. Euro ile ödeme yapabiliyorsunuz.  



Henüz İskandinav şehirlerinin sükunetine alışmadığımız için Malmö bize biraz fazla sakin geldi (ki burası İsveç’in üçüncü büyük şehri ve diğerlerine kıyasla, oldukça da hareketli). Şehir  Gulf Stream’den nasibini almış. Genelde ılık sayılabilecek ve yağışlı bir havası var. Gezmek için fazla vaktimiz olmadı ama kent merkezi yürüyerek de rahatlıkla gezilebilir. Geniş ve ağaçlı caddeleri, meydanları ve otantik binalarıyla dikkat çekici bir yer. 




Yakıt almak için ayıcık amblemli PREEM isimli istasyonu kullandık. Çok bildiğimizden değil, o denk geldi. Ama sorun yaşamadık. Malum yakıtın kalitesi ve temizliği yolculuğu zehir edebilir. İsveç’te her yer IKEA. Adım başı. Ve girdiğiniz her  yer, istisnasız bu marka ile döşenmiş. Aslında zaman bulabilseydik girip karşılaştırma yapacaktık, acaba kendi ülkesinde de bizdeki kadar dandik mal mı satıyor diye. Bi’ giden bakıversin 
J Yolda Max’ta bir şeyler yedik. Bir hamburger menü 65 Kron. Oldukça doyurucu bir menü. Boş içecek bardağınızı ve yiyecekleri kasadan alıp içeceği makineden kendiniz dolduruyorsunuz. Kahve de ikram.  İsterseniz tüm benzincilerde 20 Kron civarında kruvasan da bulabilirsiniz.


Helsingborg’a vardığımızda şehrin terk edilmiş olduğunu düşündük. Burası eski ve bana göre biraz da kasvetli bir şehir. Bu düşünce, benim, her dakika kanı kaynayan bir Akdenizli olmamdan da olabilir. Sonradan öğrenecektik ki, bütün şehirler böyle; sessiz, insansız. Şehrin tarihi bölümüne doğru yürüdük. Bir kale ve yerden rüzgarda havalanan beyaz kocaman köpükler gördük. Adamlar sadece biraz su ve bulaşık deterjanıyla turistlerin çok ilgisini çeken bir yer yapmış.




Yol üstünde sıklıkla karşılaşacağınız bakery’lerde birbirinden lezzetli hamur işi ürünler var. Mesela bütün vitrini süsledikleri tarçınlı kurabiye 20 Kron. Mutlaka denemelisiniz.  Pazar günü burada otopark ücretsizmiş.  Diğer şehirlerde verdiğimiz otopark ücretlerine az sonra değineceğim. Bir de İsveç’te yolda hiç radar ya da polis görmedik. Ama kurallara uymakta fayda var. Zaten bizdeki gibi koyulmuş olsun diye değil kurallar; birçoğu gerçekten işe yarıyor.

Yaklaşık 200 km yol alıp Göteborg’a girdik.  Burası İsveç’in ikinci büyük şehri.  Sonbaharın muhteşem manzaraları, sarı-yeşil-kırmızı ağaçları, yere dökülmüş (ama nemden dolayı bir türlü çıtırdatamadığımız) yaprakları yolun devamındaki manzara hakkında fikir veriyor. Şehirde Liseberg Parkı (şehrin girişinde zaten, lunaparkındaki dönme dolabı falan ana yoldan görebiliyorsunuz) ve Botanik Bahçesi görülebilir.


Göteborg’dan eski çağdan kalma duvar resimlerinin olduğu Tanum’a kadar 133 km yol gittik. Göller ve köprüler inanılmazdı. Daha çaylağız tabi, gördüğümüz her su birikintisinin önünde durup fotoğraf çektik. Ta ki Norveç fiyortlarını görene kadar...

Tanum’a geldiğimizde saat 16:00’yı geçmişti ve müze kapanmıştı. Hüsranla boynumuzu büküp yola devam ettik.  Açıkhava müzesinin bu kadar erken kapanacağını tahmin etmemiştim; siz bu detayları atlamayın derim…




Norveç'e girmeden önce son kez ucuz mazot almak için NORDBY isimli bir yerleşim yerine uğradık. Burada büyük bir market var. Fiyatları uygun. Çevresinde benzinci ve mağazalar da var. Akşam geç saat olduğu için benzin istasyonunda görevli yoktu. Nakit ödeme yapamadık. Bizim toplu taşımada kullandığımız Kentkart, Akbil tarzında, içine daha önceden bakiye yükleyerek ödeme yaptıkları bir kartları varmış. Benzini bununla alıyorlarmış. Bu kartı yaklaşık 30 km ilerde bir yerden satın alabiliyormuşuz. Ama biz oraya kadar gitmedik, kolayını bulduk. Oralı birinden bizim yerimize karttan ödeme yapmasını istedik; kendisine de nakit verdik. 

Norveç’te yolda, özellikle Oslo’ya girerken çok sayıda hız kamerası var; ama sanırım insanlar bu kameraların yerlerini bildiklerinden, genelde çok hızlı kullanıyorlar. Aşağıdaki şeyi yolun sağında gördüğünüzde yavaşlayın.





Ve Oslo. Kuzey yolu (Nor-way)’nun egzotik başkenti. İlk defa insan görmenin sevincini yaşadık J Biz Türküz, bu kadar tenha bizi bozar. J 

Gece Oslo Vandrerhjem Haraldsheim isimli hostelde kaldık. Booking.com’dan (ya da başka yerden) rezervasyon yaptırmadan sakın gitmeyin. Ben internetten baktım, beğendim, otele gider o fiyattan kapıda ödeme yaparım diye düşünmeyin. O zaman direkt kapı fiyatı veriyorlar. Avrupa ve Balkanlar genelinde, kapıda da internet fiyatını ödeyip girebilirsiniz ama burada yapmıyorlar. Hatırlatmakta fayda görüyorum, nevresim ve havlu yok.  Burası için de 4 kişi oda+kahvaltı yaklaşık 400 TL gibi bir rakam ödedik. Odası küçüktü ama tertemizdi. Kahvaltısı da çok zengindi. Norveçliler arasında çok yaygın bir kahvaltı olan çiğ balıktan tutun da, kefire kadar her şey vardı. İskandinavlar tereyağını da çok seviyor (kahvaltıda aradığım tek şey!).  Sabah 06.30 gibi kahvaltı servisi başlıyor.





Kahvaltıdan sonra Oslo turuna çıktık. Şansınız yaver gider de park yeri bulabilirseniz, 1,5 saatine 60 Kron (20 TL) otopark ücreti ödüyorsunuz. Bu arada otopark sistemleri de farklı. Danimarka’da otoparkta kaldığınız süre cama takılan saatle anlaşılıyor. Norveç’te ise otomatlardan ödeme yapıyorsunuz. Parasını ödediğiniz süreye göre, çıkmanız gereken saatin yazılı olduğu kağıdı, arabanın ön camına koyuyorsunuz. Kontrol yok sanmayın, her yerden çıkabiliyorlar. Oslo’da trafik yoğun.  Kurallar çok. Dikkatli olmak lazım. Bir de yollarda geyik çıkabilir uyarıları var. Yol kenarlarına çekilen bariyerler ve teller hayvanları bizden korumak için.

Biraz hediye alışverişi yaptık. İskandinavlar’ın mitolojik karakterleri Troller hediyelik eşyaların da ana teması. Magnetlerde, anahtarlıklarda, duvar süslerinde hep bu sevimsiz  ( 
J ) yaratıklar var.



Hediyelikten konu açılmışken; sevdiklerinize alabileceğiniz çok çeşitli hediyelikler var. Oslo’da City Hall’ün (City Hall= Belediye Sarayı –neden her kelimeyi Türkçeleştirirken ‘saray’ diye çevirdiğimizi hiç anlamıyorum, sadece bizde var bu kadar saray meraklılığı; adamlar White House diyor, biz Beyaz Saray diye... neyse...)  karşısındakiler dışında fazla souvenir yok. Orda da fiyatlar normal. Normal dediğim, bölgeye göre normal. Avrupa genelinde 1 Euro’ya alabileceğiniz bir magnet orada 30 kron. Yani yaklaşık 4 Euro. Norveç bebekleri, ev ayakkabıları, Bergen’deki limanı gösteren resimler ve daha birçok seçenek, o küçücük dükkanlarda tepili durumda.

                             

Oslo, hakkında uzun uzun konuşulabilecek bir şehir. Tam bir kültür sanat şehri. Artmayan nüfusuyla kendini tekrar edip duran bir havada olsa da; kafeler, butikler bile bir sanat müzesi gibi. Görülecek yerler arasında Viking Gemi Müzesi, Vigeland Parkı ve Müzesi, Opera House ve Parlamento Binası (zaten Karl Johans Gate Caddesi üzerinde, mutlaka önünden geçiyorsunuz) var. Edvard Munch tarafından 1800’lü yıllarda yapılan ‘Çığlık’ isimli tablo da Oslo’nun simgeleri arasında. Ulusal Galeri’de sergileniyor.  Biz fiyortlara bir an önce ulaşma çabasında olduğumuzdan kısa bir şehir turuyla yetinmek durumunda kaldık.



 Ancak aklınızda olsun; kapsamına bağlı olarak 35-95 Euro arasında bir fiyata Oslo Card alarak hem şehir içi ulaşımdan hem de müze girişlerinden ücretsiz faydalanabilirsiniz. Bu kesinlikle ekonomik bir alternatif. Tarih olarak Ekim harika bir zamanlamaydı. Zira Kasımdan Marta kadar hava çok soğuk.

Biraz da medeniyetinden bahsetmek lazım. Öncelikle belirtmeyi lazım görüyorum ki, bizim debelenip durduğumuz Avrupa Birliği’ne girmeye tenezzül dahi etmiyorlar. Hallerinden oldukça memnunlar. Havanın soğuğuna rağmen insanların yüzünde hep bir gülümseme var. Bu sevimli tablonun altında yatan ben merkezciliği saymazsak, insan ilişkileri de samimi ama düzeyli görünüyor. Ama ‘Alman usulü’ deyimi boşuna değil, orda kimse başkası için kendini paralamıyor. Gerçi uzun süren karanlık depresyon ve intihar oranını arttırıyor. Çevreye duyarlılıksa örnek alınması gereken bir aşamada. Bizde yol yapımı bahanesiyle her gün yüzlerce ağaç kesilirken, orda yeşil olmayan bir tane cadde yok. Nüfus ve araç sayısı da fazla olmadığı için her şey çok düzenli. (Koca ülkede İzmir’in nüfusu kadar insan yaşıyor!) Yayalardaki güven ve rahatlık da takdire şayan. Kendisini gören araçların durup yol vereceğinden o kadar emin ki, sağa sola bakmadan yola atılıveriyor. Norveç’te birçok köy elektriğini kendi üretiyor. Ben daha ne diyeyim?..


Yemek konusunda Thanks God It’s Friday’s (bu isme bayılıyorum J )gibi zincir burger restoranlarının yanında, her çeşidiyle balık ve geyik eti seçenekleri var. Balık konusunda menü çok zengin zaten; ama lezzetinden yana tatmin olur musunuz bilmiyorum. Bir de bizimkine çok benzeyen bir sebzeli türlüleri var.


Oslo’dan sonra göller ve tüneller gerçek anlamda başlıyor. Durgun sulardaki yansımalar gerçekten muhteşem. İnsanın algısını bile şaşırtıyor, hangi görüntü gerçek diye.


-

Odda’ya giderken Rjukan’dan geçiyorsunuz. Zamanınız varsa orada bir kahve molası vermenizi öneririm. İnanılmaz sevimli bir yer.  Odda’ya varmadan önce solda küçük, sonra sağda büyük şelaleler var. İlkinde (sol tarafta) durup fotoğraf molası verecekseniz trafiğe dikkat edin.


Az ilerisinde (sağ tarafta) iki koldan akan daha büyük bir şelale var (LATEFOSSEN ŞELALESİ). Durmak için daha güvenli.





Muhteşem bir gölün kenarında giderken, suyun karşı tarafında yamaca kurulmuş, sevimli bir yerleşim gördük. Odda.  Yemyeşil. TRT’deki Resim Sevinci’nden tanıdığımız ressam amca büyük bir tuale çizmiş de, yolun kenarına bırakmış gibi. Konaklama için internetten Odda Camping isimli bir yere bakmıştık. Bir bungalov. İçinde ranza ve açılınca iki kişilik yatak olan bir kanepe, küçük bir mutfak, banyo, masa, hatta mumları bile olan çok sevimli bir ev. İşletme biraz tuhaftı gerçi. Resepsiyon yazılı kapı duvar bir odanın camında yazan şu ‘Lütfen … numaralı telefonu arayın. Biz size telefonda bilgi vereceğiz. Odanıza yerleşin. İyi tatiller’.  Oldu madem.  Aradık adamları. Aynen dediği gibi; telefonda hangi odanın bize ait olduğunu tarif etti, anahtarın yerini söyledi. Eve girip yerleştik. Akşam da kapıyı çalıp her şey yolunda mı diye sorup ödemeyi aldı.  4 kişi 750 Kron (250 TL). Bu arada, tesis bilgisinde eğer free wi-fi var demiyorsa, ortalama 30 Krona wi-fi şifresini veriyorlar.  Orada da çarşaf, yastık kılıfı ve nevresim yoktu.  Yorganların temizliği de çok iç açıcı değildi. Ama ortam o kadar güzel, hava o kadar muhteşemdi ki, bunlar bile bizi rahatsız etmedi. Marketten alışveriş yaptık. Hindi köftesi (domuz yiyip gastrointestinal sistemi bozmak istemediğimiz için hassas davranmaya çalıştık) aldık. Kendi mutfağımızda yaptık. Fena değildi. Bu arada her girdiğimiz markette içkilere bakmayı ihmal etmedik. Girişte bahsettiğim Captain Morgan’la tanışmamız da böyle oldu. Bira sanarak satın aldığımız bu içki (30 kron), tatilin sonuna kadar elimizden düşmedi  J.  Karamelli, kolayla karışık bir rom. Hafif içkileri sevenlerin gazoz gibi içebileceği bir şey. Türkiye’de de her yerde varmış, ben fark etmemişim.  Arabayı kalacağımız yerin önüne kadar çekebilmek ve bunun için para ödememiş olmak da, paha biçilemez J

 


O güzellik karşısında gözümüz arkada kala kala Bergen’e doğru yola çıktık. Muhteşem göllerin kıyısından Bergen’e vardık.  Yoldaki inanılmaz göl ve fiyort manzaralarını sözle anlatamam. Arada bir de nazar boncuğu yaşadık tabi. Norheimsund’dan Bergen’e  giderken dağ yolunda kaya düşmüş ve yol kapanmış. Rotayı değiştirip yolu iki buçuk saat uzatmak zorunda kaldık. Olsun J


Nihayet Bergen’e ulaştık. İlk sorun park yeri. Bir kültür merkezinin altındaki otoparka, 180 kron ödeyerek arabayı park ettik. (Allahım birkaç saat için 60 TL!!)İnternetten önceden baktığımız  City Box isimli hostele yerleştik. Burada da durum farklı değil.  Otel personeli kapıya not bırakmış. Lütfen rezervasyon bilgilerinizi otomata giriniz, kapı o şekilde açılacak. Neyse işlem tamam. Odaya çıktık. Ne görelim, yatakların hepsinde nevresim ve banyo için havlu var! Üstelik tertemiz! Odanın içinde olmasa da, lobide ortak kullanıma açık Guest Kitchen var. İçinde mikrodalga fırından kahve makinesine kadar her türlü alet edevat var. 
Gelelim Bergen’e. Norveç’in turistik şehri. En önemli yönü, sizi masallar ülkesine sürükleyen,  coğrafya bilginizle cennet tasviriniz arasında bocalattıran; turu tamamladığınızda kendinizi hacı olmuş gibi hissettiren fiyortları gezmek için, hareket noktası olması. Limanıyla, ahşap evleriyle, balık marketiyle, yeşil tepelere yaslanmış rengarenk evleriyle içimiz açıldı diyebilirim. Yüzyıllar boyunca başına gelmeyen kalmamış bu şehrin, yıkımlar, yağmalar, yangınlar… Ama her seferinde aslına uygun olarak tekrar inşa edilerek ortaçağ atmosferini hep korumuş. İnsanları da keyifli bir şehir. Herkes spor giyiniyor. Gerçekten, insanların (250.000’den biraz fazla nüfusu var) belki %70’inden fazlasının üstünde tayt, eşofman, şort, spor ayakkabı var. Ülkenin yaş ortalaması da oldukça yüksek. Yemek konusunda ekstra bir alternatif yok. Balık ve geyik kebabı yine başı çekiyor. Yazları oldukça kısa. Gece olunca alemlere akmasanız bile, yapacağınız kısa bir yürüyüşte size mekanlardan taşan caz tınıları eşlik edecek.  Soğuk kuzey ülkeleriyle arası çok da iyi olmayan ben, sanırım bu şehirde yaşayabilirim…


Bergen aktivite seçenekleri konusunda geniş yelpaze sunuyor. Örneğin funiküler ile tepeye çıkarak panoramik Bergen manzarası izleyebilirsiniz. Bu, turistlerin  buraya gelir gelmez yaptığı ilk şey.  Ulriken Tepesi şehrin ilginç coğrafyasını yukardan görüp nerede olduğunuzu anlamanız ve manzaranın keyfini gerçek anlamda çıkarmanız için fırsat sunuyor.


Limanın sağ kıyısında yüzyıllardır dimdik duran Hansa Evleri’ni zaten göreceksiniz. Burası da UNESCO’nun dünya mirasları listesinde.  Bu evlerin sırasında Liman boyunca ilginç (ama gerçekten ilginç) hediyelik eşya dükkanlarını görebilirsiniz.  Oslo’da 30 Kron civarında olan magnetler burada 50 Kron civarında.  


Bergen’de balık yemek için bence en doğru adres balık market. Limanın girişinde sizi kocaman bir kutup ayısıyla karşılayan bu küçük yerde çiğ ya da pişmiş enva-i çeşit deniz mahsulü bulabilirsiniz.



Burada tezgahlardan balığınızı seçip pişirtip orada yiyebilir ya da paket yaptırabilirsiniz. Ancak konseptin pazar olması seçenek, tazelik ve görmek açısından iyi ama fiyatlar çok pahalı. Yiyebileceğiniz en ucuz porsiyon yemek fish&cips. 140 Kron (Yaklaşık 50 TL). O da şu:


Karışık balık tabağı yemek isterseniz ödeyeceğiniz rakam 220 Kron. Fiyatları gerçekten çok yüksek. Lezzetler de orta karar. Kabuklu merakınız varsa yine çooookkk sayıda seçenek bulabilirsiniz.


Gece erken yatmamız lazım. Zira yarın büyük gün J  Yarın dünyanın en büyük fiyordu olan Sognefjord’un, UNESCO’nun miras listesine aldığı kolu Naeroyfjord’da tekne turuna çıkacağız.  Bunun için sabah erken saatte Gudvangen’e doğru yola çıktık. 150 kilometrelik yolun nasıl bittiğini anlamadım bile. Manzara muhteşem…



Planımızı, teknenin 11:30’da hareket edecek olmasına göre ayarlayıp acele içinde Gudvangen’e ulaştık. Feribotun kalkacağı limanda sadece bir hediyelik eşya dükkanı var. Görevli, acele etmenize gerek yok, genelde gecikmeli hareket eder, dedi. Zira 1 saat bekledik…


4 kişi ve bir araba için 1070 Kron ödeyerek feribota bindik. Feribotta (özellikle çocukla binecek olanlar için) sıcak ve rahat bir iç alan ve manzarayı izlemenizi bir ölçüde engelleyen tırabzanlarıyla iki katlı bir dış alan var.
Manzarayı anlatmaya nerden ve nasıl başlasam bilemiyorum. Sanırım hayatımda böyle bir güzellik görmedim. Sanki zaman durmuş ve etrafımdaki her şey donmuştu. Hareket eden tek şey sudaki kıpırtılardı.

Sen sus, fotoğrafların konuşsun diyorsunuz galiba…

 


Bu müthiş yolculuk iki saat sürüp Flam’da noktalanıyor. Burası küçücük bir yer. Bir market, Myrdal’a gitmek isteyenler için tren istasyonu, birkaç hediyelik eşya dükkanı ve birkaç otel.



İnternetten araştırma yaparken Flam-Myrdal arası trenle yolculuğun, dağ yollarından ve doğa ile iç içe bir yolculuk olduğunu ve kesinlikle pişman olmayacağınız bir deneyim olduğundan bahsediyordu. Buraya kadar gitmişken bunu da mutlaka denemelisiniz. Biz bu yolculuğun çok daha güzelini Avustralya gezimizde yağmur ormanlarında yaptığımız için, odamızda fiyort manzarası eşliğinde kahvelerimizi yudumlamayı tercih ettik. Flam Marina & Aparts. Kişi başı 125 TL. Fiyordun tam başında, denize gerçek anlamda sıfır. Ayıptır söylemesi, bu manzara odamızdan…




Akşam yemeği soframız: Menüde domates soslu peynirli makarna, marketten donuk aldığımız balık (odada fırın da olduğu için her şeyi yapabiliyorsunuz) ve muhtelif içkiler var.



 Yola çıktığımızdan beri aklımızda olan denemek için fırsat kolladığımız Akevitt’i de burada bulduk. Kendisi sadece iki shot ile üç kişiyi rayından çıkarmayı başarmış bir ispirto türevidir J Şaka bir yana, tam bir kuzey içkisi. Genelde sek içmiyorlar zaten. Oldukça keskin ve güçlü. Benlik değil ama iyi ısıtıyor ve adamı lastik top gibi zıplatıyor J



Oslo’ya hareket vakti. Yaklaşık 350 km’lik bir mesafe. Yolumuz fiyort ve göl manzaraları ile uzun tünellerle dolu. Dünyanın en uzun karayolu tüneli 24 km. ile güzergahımız içinde. Tünelde belli aralıklarla özel alanlar yapmışlar. Genişliği ve tavana yansıttıkları mavi  ışık sizi tünel baskısından biraz olsun kurtarıyor.




Oslo’dan Kopenhag’a feribotla (bakmayın ferry diye geçtiğine, o bir cruise) geçecektik. Bilet alımında acele etmek gerek, uygun fiyatlı seçenekler hızlı satılıyor. Dört yataklı kabin ve araç için 222 Sterlin’lik bilet bulmuştuk ama biz alana kadar tükendi. 300 Sterlin’e iki yataklı iki kabin ve bir araç bileti aldık. Oslo Limanı’ndan 16:30’da hareket ettik. Gemi çok güzeldi. Özellikle duty free kısmı, karadaki (havaalanı vs) bütün free shop’lardan daha ucuzdu. Çeşit çoktu. Biz kıymetini bilememişiz, bunu Danimarka’dan Türkiye’ye dönerken anladık L Onun dışında restoran, bar ve kafelerinde de her çeşit yemek ve atmosfer var. Canlı yemek müziği yapan yer de var, önünde uzun kuyruklar oluşan açık büfeler de… Fiyatları karadakilerden farklı değil. Biz belediye vapurunda bile üç kat fiyat koyarız, hiç kaçmaz!



Kopenhag bizim yola çıkış nedenimizin adresi. Zira bütün fiyort turu plana sonradan dahil olmuştu.
Danimarka’da konaklama seçenekleri konusunda, baştaki Dan Hostel dışında başka bilgi veremeyeceğim çünkü biz misafirliğe gittik J
Danimarka havasıyla, suyuyla, insanıyla değişik bir ülke. Yapılan araştırmalar Kopenhag’ın ‘Yaşanası Şehirler’ arasında ilk sıralarda yer aldığını gösteriyor. Sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda gerçek bir refah her an kendini hissettiriyor. Ataları Vikingler’in hırçın ruhu, naif bir sükunetle birleşiyor bu şehirde. Gezmek için (taksi çok pahalı) bisiklet kiralayabilir ya da, orada yaşayanların yüzlerce  yıldır yaptıkları gibi denizi kullanıp tekne turuna çıkabilirsiniz. Danimarka da tam bir bisiklet ülkesi. Her kılıktan insan(takım elbiseliler, sportifler, çoluklu çocuklular…) ulaşım için bisikleti kullanıyor. Burada da onların yolları, ışıkları ayrı. Hatta köprü gibi yükseltilerde bile bisikletler için sistem kurulmuş. Şöyle ki; örneğin köprüye çıkıp bisikletinizle karşı tarafa geçeceksiniz. Tırabzanla merdiven basamakları arasında, yukarıdan aşağı inen, kesintisiz bir oluk-kanal var. Bu kanala bisikletin tekerini yerleştirip siz merdivenden inip çıkarken, bisikleti de yokuşta hareket ettirebiliyorsunuz.


Yer şekilleri dümdüz bir ülke. Komşusu Norveç’teki ihtişamlı dağlar, burada dümdüz ovalara dönüşüyor. Bu nedenle gürül gürül nehirler, şelaleler yok; ama başka güzellikler var…

Kopenhag Koben tüccar ve "Havn"  "liman"  kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Eskiden beri ticaretin kalbi olmuş. Gerçekten de büyülü bir atmosferi var. Stroget, üzerinde uzuuunnn bir yürüyüş yapabileceğiniz, çok sayıda mağaza ve hediyelik eşya dükkanı gezebileceğiniz bir cadde. Bu cadde Gammel, Belediye ve Amager meydanlarına ev sahipliği de yapıyor. Stroget üzerinde birkaç tane Türk restoranı var. Cadde üzerinde restoranın reklam tabelasını tutan adamlar var. Biz Ankara isimli bir yerde yedik. Gerçekten çok lezzetliydi. Belli ki Kopenhaglılar arasında da Türk lezzetleri çok yaygın, mekan oldukça kalabalıktı. Yemek fiyatı 79 Kron. Açık büfe ve istediğiniz kadar alabiliyorsunuz. Ama yanında içecek siparişi vermek zorundasınız. Küçük kolanın fiyatı 20 Kron. Her durumda (bizce) ekonomik ve lezzetli bir seçenek, zira biz diğer yemeklerle çok hoşlaşmadık.



Ülkede demokrasi ve meydan sayısı arasındaki ilişki burada da kendini gösteriyor aslında. Gezilesi yerler arasında Tivoli Parkı, Christiania, Küçük Denizkızı Heykeli (Danimarka’nın simgesi), Danimarka Milli Müzesi, parklar  ve tabi ki cıvıl cıvıl atmosferiyle Nyhavn Limanı sayılabilir.
Rosenborg Kalesi Rönesans stilinde bir kraliyet müzesi.  Kralın Bahçesi adı verilen yemyeşil bir alanın içinde kalıyor. Bu müzede belli gün ve saatlerde kraliyetin özel eşya ve mücevherlerinin sergilendiği bölümü gezebilirsiniz.


Bu da Grönland’a düşen (bilmeyenler için, Grönland idari olarak Danimarka’ya bağlı) bir göktaşı. Bu taş 20 ton ağırlığında ve dünyaya düştüğü belirlenen en büyük beşinci Meteor.



Kopenhag’ın simgesi deniz kenarında bir kaya üzerinde duran Denizkızı Heykeli. Edvard Eriksen (Carlsberg’in kurucusunun oğlu) tarafından 1909 tarihinde yapılan 175 kg ağırlığındaki tunç heykel, arkadaki çirkin fabrika manzarasını saymazsak çok güzel, turistik bir nokta. Yapıldığından beri çeşitli amaçlarla protesto gösterilerine araç olmuş (ki bu protestolardan biri 2004’te Türkiye’nin AB’ye girmesiyle ilgili) ve birkaç kez de suikasta uğramıştır.



Nyhavn Limanı gece-gündüz, yaz-kış cıvıl cıvıl bir yer. Kopenhag’da görülmeden dönülmemesi gereken bir yer. 1670’lerde denizi şehrin iç kısımlarını denizle birleştirmek için bu kanalı inşa etmişler. Çok da iyi yapmışlar J Ayrıca, masal yazarı Andersen’in ilk masalını yazdığı ev de bu kıyıda, müzeye dönüştürülmüş. Kafe ve barların sıralandığı bu bölge, turistik olması dolayısıyla biraz daha pahalı. 


Kanalda birkaç saatlik tekne turlarına katılabilirsiniz. Denizkızı Heykeli ile Nyhavn arasında ulaşım için tekneler çalışıyor. Bu mesafeyi parkın içinde yapacağınız yemyeşil bir yürüyüşle de katedebilirsiniz.




Biraz da Christiania’dan bahsetmek istiyorum. Burası  Özgür Şehir. Christiania yakın zamana sadece Danimarka’da değil, dünya çapında dikkat çeken bir bölge oldu. Hippi ruhunun yaşatıldığı bu semte, kesici aletle ve silahla girmek, koşmak ve ağır uyuşturucu maddeler tüketmek kesinlikle yasak. İçeride görüntü almak da yasak olduğu için, sadece kapıda bir hatıra fotoğrafı çektirebiliyorsunuz. Aslında gerçekten anlatmak değil, yaşamak gerek…


Kopenhag’a gidip de uğramadan kesinlikle dönmemeniz gereken bir başka yer de Tivoli Parkı. Biz geç saatte girebildiğimiz için sadece eğlence parkını gezebildik ve içerde fazla zaman geçiremedik. Saat 23:00’te kapanıyordu. Sadece birkaç oyuncakta debelenme fırsatımız oldu.  Tam da Halloween öncesi gitmişiz. Atmosfer çok güzeldi J Eğer planlı giderseniz;  ki bence mutlaka öyle yapın; yemeğe, her bineceğiniz oyuncağa vs ayrı ayrı ödeme yapmaktansa, hepsini kapsayan paketler var, öyle bir şey satın alın. Çok daha ekonomik oluyor. Tivoli’nin girişinde, kapılarda falan bununla ilgili detaylı afişler var. Bizim zamanımız çok azdı. Biz sadece keyfini çıkarıp oradan ayrıldık J


Hayatımızın ilk kuzey yolculuğuydu. Ve gerçekten muhteşemdi. Danimarka bu konuda bize acımasız davransa da, Norveç ve İsveç’e ılık havasından dolayı teşekkür borçluyuz. Doğanın, eğlencenin, sosyal saygının, geniş ve ağaçlı caddelerin, üçgen çatılı masal evlerin, iz bırakan hikayelerin peşinde dokuz güzel gün geçirdik. Aklımız arkamızda, geri döndük….

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder