26 Ekim 2019 Cumartesi

UKRAYNA (Kiev & Lviv)

Biz de binlerce Türk turist gibi vizesiz ve gezmeye elverişli olması nedeniyle uzun zamandır Ukrayna'ya bir gezi düşünüyorduk. Ali'nin gün ortasında arayıp 'Bilet buldum, hadi gidelim!' demesiyle planımız hayata geçti ve 2019'un Ramazan Bayramı'nı orada geçirdik.
Aslında söyleyecek çok sözü olan bir ülke Ukrayna. Çünkü hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil. Orası yırtık afişlerin, geniş caddelerin, opera ve balenin, fakirliğin ve gösterişin ülkesi. Kafamda deli sorular :)
Yola çıkmadan, önce kalacak yerimizi ayarladık. Çünkü Öykü artık beş yaşına yaklaşıyor, ve daha kıpırdak. Ve açıkçası Ukrayna bana dışarıdan bakınca hiç de güven vermiyordu. Biz de en meşhur cadde olan Krişatik Caddesi'nde bir ev kiraladık. İki yatak odalı, gayet temiz, bakımlı ve yeri mükemmel bir evdi. Bağımsızlık Meydanı'na yaklaşık 500 m mesafede. (İlgilenenler için evin detayı: вулиця Лютеранська, 3, Київ, 02000, Ukrayna. Ev sahibinin adı Valentyn. www.airbnb.com)


Alfabe farklılığından yaşayacağımız sorunları bildiğimiz için İngilizce-Ukraynaca sözlük indirmiştik telefonumuza. Bir de çevrimdışı çalışan bir navigasyon uygulaması da çok işimizi gördü. Toplu taşıma gayet ucuz ve her yere götürüyor ama yine de Uber yüklemeniz ve hesap oluşturmanız önemli.
Gelelim hikayeye: İzmir'den direkt Kiev'e uçarak yolculuğumuzu başlattık. Havaalanında Uber çağırarak 80 Grivna'ya evimize ulaştık. (Gerçi aynı yolu dönüşte 200 küsur Grivnaya döndük, sebebini bilmiyorum.) (Fiyatlar için Grivna vereceğim, kura kendiniz bakın, sanırım çok sık değişiyor, yanıltıcı olmasın. Zira ben yanıldım...)Ev sahibiyle öncesinde haberleşmiştik ve gece gelip kapıyı açmak için 10  USD istemişti. Gece yarısı bir saatte gelip kapıyı açtı ve eve yerleştik. Gece bir şeye benzetemediğim şehir sabah pırıl pırıl parlıyordu. Uyanıp yollara düştük ve kahvaltıyı önceden belirlediğimiz Milk Bar'da yaptık.
Ve aslında 'Ukrayna'da sudan ucuz tatil!!!' mottosunun artık neden gerçeği yansıtmadığını deneyimledik. Bizim para birimimiz bugünün kuruyla, onlarınkinden 4 kat değerli. Ama birçok şey Ukrayna'da aslında çok çok pahalı. Örneğin bir omlet 145 Grivna. Yani 35 TL'den fazla. Siz Türkiye'de nerelere gidip ne kadar para harcıyorsunuz bilemem ama bence bir omlet için 35 TL 'sudan ucuz' bir rakam değil. Ya da 200 Grivnanın altında ana yemek yok; bir küçük şampuan 150 Grivna, penye bir bebek elbisesi 2000 Grivna… Orada bir Türk aile ile sohbet ettik. İnsanların gerçekten fakir olduğunu (ki bir doktorun maaşı 350 USD), aç gezdiğini ama gösterişten asla taviz vermediğini anlattılar. Bizim de çok dikkatimizi çekmişti; kadınlar çok bakımlı, bize göre rüküş olsa da kendilerince oldukça süslüler; ama yaşadıkları evleri görseniz, o balkonlar binalardan koptu kopacak... Eski, bakımsız, rutubetli, her yer yosun ve mantar...Ama tırnaklar jel, kirpikler hep takma :) İşte bu nedenleymiş ki, adım başı ucuz kahveci bulabiliyorsunuz ama yemek yiyecek yeri ararmanız gerekiyor. Çünkü gerçekten yemiyorlar. Restoranlarda Ukraynalı sayısı çok az.
Bizim zamanımız çok olmadığından ve önceliği sanat galerine vermediğimizden size adım adım ne yaptığımızı anlatmayacağım. Çünkü şehrin her gelene anlatacak gerçekten çok farklı hikayeleri var. Bizim uğramadan geçtiğimiz o mekanlarda eminim ki hakkı yenilmeyecek sanat eserleri ve etkinlikler vardır. Daha çok kiliseleri, caddeleri ve  çikolata kafelerini gezdik :)
Biz Kiev'i şehir merkezini üç ana bölgeye ayırarak gezdik.

Dediğim gibi, dört yaşında çocukla gezince bol molalı, sık yemeli içmeli, yoğun olmayan bir güzergah çizdik. O yüzden adım adım ne yaptığımızın detayını vermeyeceğim. 

Kendinize çizeceğiniz rota üzerinde zaten görülmesi gereken yerler çok net şekilde karşınıza çıkıyor, aramanıza gerek yok. Alfabe farkı kafanızı karıştırmadığı sürece her şey çok net. Caddeler ve meydanlar geniş, her yerde şifresiz internet var. 


Kiev'de geçirdiğimiz ilk günümüze Milk Bar'daki kahvaltıyla başladığımızı söylemiştim. Bu mekanı Tripadvisor yorumları ve arkadaş tavsiyesiyle seçtik. Güzel bir mekan ve kahvaltı da doyurucu ve lezzetli. Tatlıları da çok güzel :) 








Goethe Kiev'in bir park içine kurulduğunu söylemiş. Çok da güzel demiş. Bir yerden bir yere giderken yolunuz mutlaka bir parktan geçiyor. Ali gibi, polenlerle arası kötü biriyseniz bu parklar sizin için de yorucu olabilir. Polenlerin kar gibi yağdığı, yer yer tipiye döndüğü parklar var...




Ukrayna'ya gitmişken opera binalarını ziyaret etmemek, hatta orada bir opera ya da bale izlememek gerçekten çok büyük kayıp olur. Biz de Kiev'de sabahtan opera binasını ziyaret edip tek kelime İngilizce bilmeyen gişeci ile güç bela anlaşarak, akşamki bale tiyatrosu için bilet aldık. Bilet fiyatları 50 Grivna'dan başlıyor. Gerçekten hiç unutmayacağım bir akşam oldu. NOT: İçeri girebilmek için konsepte uygun giyinmek, sırt çantası takmamak, şık olmak gerekiyor. 

Biletimizi aldıktan sonra yürüyerek dolaşmaya devam ettik ve aynı hat üzerinde Golden Gate'i ziyaret ettik. 


Sonrasında kilise ve manastırları ziyaret ettik. Bunların arasında St Sophia of Kyiv müze niteliği taşıyor ve girişi ücretli. (Bir de Mağaralar Manastırı ücretli; onun dışındakilerde genelde giriş ücretsiz. Bazılarında sadece Bell Tower bölümü ücretli olabiliyor ama biz hiçbirine çıkmadık.) Mimari özellikleri açısından hepsi ayrı birer sanat eseri; görmek gerek. 








Eğer merakınız varsa, pazar sabahları büyük kiliselerde ayinler oluyor. Biz iki tanesine denk geldik. Din konusunda sınırları oldukça esnek biri olarak her türlü dini törende bulunmak bana keyif verir...






Akşam giyinip süslenip (yanımızda ne varsa artık!) Opera Binası'nın yolunu tuttuk. Hayatımdaki en keyifli sahne performanslarından birini izledim gerçekten...






Lviv Croissants isimli mekan kruvasanda lezzet sınırlarını aşmış bir yer :) Sabah kahvaltımızı orada yapıp yanımıza da biraz yolluk aldık. Bu mekanın Kiev'de de Lviv'de de çok sayıda şubesi var. Kiev'de bizim evin yakınında oluşu süperdi! İsterseniz peynirli, yumurtalı, salamlı, jambonlu (tuzlu); iserseniz Nutellalı, meyveli (tatlı) ya da sade seçenekleri var. Hepsi birbirinden lezzetli. 




Bizden birkaç gün önce Kiev'de bulunan arkadaşlarımız Turuncu Devrim hakkında belgeseller izlememizi ve süreci daha yakından tanımamızı önermişlerdi ama bizim zamanımız olmadı. Bizim sade birer turist olarak gezdiğimiz Bağımsızlık Meydanı'nda ne olaylar yaşanmış, bir devir başlamıştı. 







Serbest gezimiz kilise-park-kafe-çikolatacı sarmalıyla devam etti ve akşam yemeğini hoş bir Gürcü lokantası olan Çaça (Yaya gibi bir şekilde yazılıyor) Bar'da yedik. Biz gittiğimizde canlı müzik yoktu ama siz programı öğrenip ona göre gidebilirsiniz. Fiyat aralığı yine ana yemeklerde 180-300 Grivna arasındaydı. Kendi yaptıkları Gürcü şarapları da var. Restoranlarda alkol ile meşrubat fiyatları neredeyse aynı. 



Yemekten sonra Podin tarafına geçtik. Önce Lviv Handmade Chocolate'a gittik (bu mekanın ismini tekrar vermeyeceğim ama en az 8 kez gittik :) Çok güzel çikolataları, dondurmaları, sütlü tatlıları ve kahveleri var. Her yerde de şubesi var. Kahveleri 60, tatlıları 80, dondurmaları 100 Grivna civarında. Öykü, çikolatacı ziyaretlerimizde bahanemiz oldu, e çocuk istiyor, n'apalım! :D )  Sonrasında da kısa bir dönme dolap eğlencesi :) 


Podin'i lokasyon olarak bir çanağın ortasında gibi düşünebilirsiniz. Bir tarafı Andrevski yokuşu, diğer tarafı füniküler. Otantik yokuştan aşağı bir yürüyüş yapabilir, arada kafe ve restoranların önünde yürüyebilir, fünikülerle yukarı çıkabilirsiniz (8 Grivna, 2,5 dakika süren çok tatlı bir yolculuk). Biz arada Happy Grill Bar isimli bir mekanda mola verip çok da happy olmayarak oradan ayrıldık. Alkol tüketiyorsanız sıkıntı yok ama meşrubat servisini çok ciddiye almıyorlar. Ama yemekleri fena değil. Hesaba 30 Grivnda da servis ücreti ekliyorlar. 







Akşam yemeği için oralı birinden aldığımız tavsiyeyle Kırım ve Gürcü mutfağı yapan Musafir isimli restorana gittik (sonrasında da her fırsatta oraya gittik). Şiddetle tavsiye ediyorum. (Rezervasyon yaptırınız!) Çibörekten kaburgaya, Özbek pilavından baklavaya, çorbaya kadar her şey var ve çok çok lezzetli. Fiyatları da diğer turistik restoranlara göre çok daha iyi. 

Biz Kiev'de geçirdiğimiz son gündüzümüzde dünyanın en derin metro istasyonu olan Arsenalna'yı da görmek için metroyla, Lavra dedikleri Mağaralar Manastırı'na gittik. Orada da kilise ve manastır bölümleri var, ama biz direkt olarak mağaralara (Caves) yöneldik. Girişte aldığınız bileti saklayın, çıkışta da sorabiliyorlar. Caves bölümüne size verilen etek ve baş örtüsüyle giriyorsunuz. İçeride mumyalanmış din adamlarının camdan tabutlarına dokunup dua ediyorlar. Oldukça ilginç...
Mağaralar'dan çıkınca, uzuuuunnn uğraşlardan sonra,  araç kiraladığımız Hertz ofisine gittik. Biz Lviv'i ve yol üstündeki şehir ve turistik noktaları da görmek istediğimiz için araba kiraladık. Ukrayna'nın çok çok bozuk şehirler arası yollarında araba kullanmanızı kesinlikle tavsiye etmem ama her yeri de (bizim gibi :) ) adım adım görmek isterseniz, Hertz ile bir sorun yaşamadık ve Yana isimli çalışan çok güler yüzlü ve sakin biri (Ukraynalılar genelde telaşlı, aksi ve İngilizce anlaşamadıkları için sinirli olabiliyor). 
Arabayı alıp Lviv'e doğru yola çıktık ve resimleriyle bizi büyüleyen Aşk Tüneli'ne uğradık. Aslında uğramaktan fazlasını yapmak isterdik ama canavar sivrisineklerin saldırısına uğrayıp gerisin geri arabaya sığındık :( 

Gece 01:00'de Lviv'e girmiştik ve airbnb'den kiraladığımız evin sahibi Segei bizi kapıda bekliyordu. Bu seferki ev sahibi gece kapıyı açmak için para istemedi neyse ki :) İki yatak odalı, tertemiz ve bakımlı evimize yerleştik. Yine bu bina da çok eski, rutubetli ve dökülmek üzereydi. Evin içine epey yatırım yapmışlar. 
Sabah olunca kahvaltı için bir Türk mekanı olan Food&Good'a gittik ve güzelce kahvaltı ettik (çorba, hamburger ve kahvaltı tabağı aldık). Ardından Lviv Belediye Binası önünden kalkan shutlle bus ile şehri dolaştık. Türkçe anlatım seçenekli kulaklık sistemi ve biniş için 120 Grivna ödedik. Yanınızda kendi kulaklığınız varsa 20 Grivna az ödersiniz. 

Ben Lviv'i Kiev'den daha çok beğendim. Küçük bir Balkan ya da Avrupa şehri havasında. Eski binaları, sonradan bir proje kapsamında olsa da başarıyla 'turistikleştirilmiş' atmosferi beni kendine hayran bıraktı gerçekten. 

Orada da Lviv Handmade Chocolate ve Lviv Croissant'ı sıklıkla ziyaret ettik tabi ki :)
Lviv'de de Kiev'de de şubesi olan Roshen isimli bir yerel çikolata zinciri var. Mutlaka ziyaret etmenizi ve likörlü çikolatalarını denemenizi öneririm. (Bu arada ilgilenenlere bir not: IQOS marka elektronik sigara ve ekipmanları orada ciddi şekilde ucuz ve yaygın. Türkiye'ye cihaz sokarken sıkıntı olabiliyormuş sanırım ama kişi başı üç paket sigara getirme hakkımız varmış.)

Lviv'deki son akşamımızda, dünyanın farklı ülkelerinde de şubesi olan Vopiano isimli makarna & pizza restoranına gittik. İçerde çocuk oyun alanı da var ve çocuklu ailelerin rahat edeceği şekilde tasarlanmış. Yemeklerine bayılmadık ama Öykü çok memnun kaldı :)

Ertesi sabah arabayla Kiev'e doğru dönüşe geçtik ve yol üstünde Çernobil şehrine uğradık. Gerçekten çok güzel bir şehir, daha çok zaman ayırabilmeyi isterdim. Bu arada Çernobil faciasının yaşandığı alana gitmek istiyorsanız, en az bir hafta öncesinden bir tur şirketiyle anlaşmanız gerekiyor. Alana bireysel girişler yasak olduğundan sadece akredite bir turla ve asker gözetiminde reaktörün olduğu bölgeyi görebiliyorsunuz. Bölgede radyasyon seviyesi hala yüksek olduğundan ve Öykü'yü bu tabloya maruz bırakmak istemediğimizden biz bu tura hiç yeltenmedik.

On bir saat süren araba yolculuğumuzun ardından Kiev'e vardık, Musafir'de yemeğimizi yedik,  arabayı teslim ettik. Sonra da Uber'e binerek, havaalanından eve geldiğimiz yolun aynısını, 3 kat fazla para ödeyerek geri dönerek uçağımıza bindik ve İzmir'e döndük.

Yine gidesim var Ukrayna'ya; ama bu sefer Odessa'ya.
Yollarda kalınız efendim :)

12 Kasım 2015 Perşembe

Sarıgerme-Göcek-Dalyan 04/07-08/07/2015



Cennet bu dünyadaysa, kesin (en azından bir kısmı :) ) Türkiye’dedir. Yazı kışı, dağı, denizi, dört mevsimiyle Türkiye aslında yaşanacak ve yaşatılması zorunlu bir coğrafyadır.


Bu cennetin hurileri de şüphesiz güney Ege kıyılarıdır. İzmir’den yola çıkar, Aydın-Çine-Muğla üzerinden Sakar Geçidi’ne ulaşır ve dantel kıyıları seyretmeye başlarsınız. Sakar’ın bir tarafı dağ bir tarafı uçurum kıvrımlarından inerken, balcısından çaycısına her satıcıda durur, bir şeyler alma bahanesiyle manzarayı biraz daha izlersiniz. Zaten bu tarafa geliyorsanız hem kendinizin hem konu komşunuzun yıllık bal ihtiyacını karşılar da dönersiniz. Zira buranın balının tadını alan, marketlerdekilere bir daha yeltenmez.


Biz de bu cennete birkaç günlük bir yolculuk yapalım dedik. Bu sefer, ‘Artık bebekliyiz. Sırt çantalı, her gün ayrı bir yerde fingir fingir gezmeli değil de; şöyle plajda akşama kadar yatmalı, kızgın kumlardan serin sulara atlamalı bir tatil yapalım.’ dedik.  Oldu mu? Olmadı tabi ki. Yine her zamanki gibi ‘Aaaa burayı görmeden olmaz, ay şurası da çok güzelmiş biz orayı hiç görmedik’ vs derken Sarıgerme konaklamalı ama her yere uğramalı bir tatil yaptık :) Plajda yatma planı da sadece yarım günlüğüne hayata geçti :)


Biz Marmarisçiyizdir. Çok severiz. Doğası, safarisi, turiste yaklaşımı, çarşısı pazarı bizi kendine çeker. Ama bu sefer rotayı Sakar’dan sola çevirdik ve Dalyan, Sarıgerme, Göcek turu yaptık. Önce internetten Sarıgerme’de otel aradık. İki-üç tane plajlı büyük oteli ve birkaç tane de küçük pansiyonu & butik oteli olan bir bölge burası. Biz Lady Rose isimli bir yerde karar kıldık. Çok da iyi bir seçim yapmışız. Bebekli olduğumuzdan birtakım özel talepler için kendileriyle önceden birkaç kez görüştük. Çok ilgililer. Burası oda & kahvaltı çalışıyor. Sadece dört tane odası var.  Tertemiz ve yepyeni. BB konseptinde beş yıldızlı konforu :) Kahvaltısı çok lezzetli. Biz iki kişi gecelik 100 TL ödedik. 


Otel seçimiyle ilgili bir noktayı belirtmekte fayda görüyoruz: Plajda akşama kadar serilip yatmak sizi oyalamaya yetmeyecekse ve ille Sarıgerme’de tatil yapmak istiyorsanız beş yıldızlı otellere bakın. Zira köyde yapacak gerçekten hiçbir şey yok. Ki, öyle bir durumda da İberotel’in erken rezervasyon fırsatlarını takip etmeyi unutmayın. Biz her şey dahil sistemine bir türlü ısınamadık. Zaten Öykü 3-4 yaşlarına geldiğinde ‘animasyonu olsun, havuzu olsun, kaydırağı da olsun, çocuk kulübü de olsun’ diyeceği için mecburen tatil şeklini değiştireceğiz :) Şimdilik hala kafamıza göre takılabiliyoruz :)




4 Temmuz sabahı yola çıktık. Çine yolunda bir kahvaltı molası verip durmadan Sarıgerme’ye devam ettik. Ortaca’dan devam eden ana yol üzerinde üç tane Sarıgerme ayrımı var. Sonuncu ayrım Dalaman Havaalanı ayrımı. Orası yolu çok uzatıyor. Sarı renkte gösterilen ilk tabeladan girmenizi öneririz. Köyün girişinde camiyi gördüğümüzde , ‘iyi en azından bir hoca vardır, galiba burada başka da yaşayan yok’ dedik ama öyle değilmiş. Camiden sonra kavislenen yol sizi turistik Sarıgerme’ye ulaştırıyor. 



Adı Sarısu nehrine kurulan barikatlardan geliyormuş. Geniş bir caddesi, sağlı sollu birkaç restoranı, pansiyonu, marketi ve tezgahı var. Küçücük, samimi, temiz ve doğal bir yer. Pansiyonumuzu bulup odaya yerleştik. Kıyılar tamamen sit alanı olduğundan (diyeceksiniz ki, oteller nasıl inşaat yaptı. Bilmiyorum…) işletmeler genelde plaja yaklaşık 2 km mesafede. Plaja giden dolmuşlar var. Kendi aracınızla da gidebilirsiniz. Plajı SARÇED işletiyor. Giriş ücreti araç için 5, kişiler için ayrıca 2,50 TL. Plajın ücretli olması yerel halkın tepkisini çekmiş, çok kıyametler kopmuş bu konuda. İçerde duş, market, tuvalet, kabin, piknik masası; gözleme, tost, hamburger vs yapan bir büfesi var. Fiyatları oldukça uygun ve gözlemesi çok lezzetli J Plajda iki şezlong ve bir şemsiyenin ücreti de 10 TL. Uçsuz bucaksız kum plajda bütün gün yatabilir ya da arkadaki masalarda kağıt oynayabilirsiniz. Denizi çocuklar için derinlik açısından uygun. Çok sığ. Bu nedenle de bizim pek ilgimizi çekmedi orada yüzmek. Ali yüzüp biraz açılmak istedi ama çok sayıda tekne ve yelkenli, yüzenler için tehlike arz ediyor. Aslında (sanırım kıyıya 800 metre mesafedeymiş) karşıda Baba Adası var. Kıyıları şnorkelle dalış için çok güzelmiş ama biz o kıyıya bir türlü yüzemedik…


Ayrıca bebekle gezmenin kendine has avantajları da yok değil :) Mesela eşya taşıma ve ıslak giysileri kurutmada bebek arabası çok işe yarıyor :)



Akşam olup da karnımız acıktığında yemek için kısıtlı seçenekten birini beğendik. Zaten işletmeler aynı dili konuşuyor. Fiyatları, servis ve konseptleri, hatta menüleri bile birbirine çok benziyor. Esnaf kafasına göre fiyat kırıp müşteri kapmaya çalışmıyor. O yüzden hangi mekanı seçseniz benzer şeyler yiyip yakın hesaplar ödüyorsunuz. (Mekan seçimlerinizde tripadvisor’u incelemeyi unutmayın!)




Ertesi sabah güne Lady Rose’un nefis kahvaltısıyla başladık.


Önceki gün Dalyan hakkında ufak tefek bilgiler toplamıştık. Örneğin Sarıgerme’yi Dalyan’a bağlayan, ana yol dışında bir de dağ yolu varmış. Oradan gitmeyin, kaybolursunuz, dediler ama, benim kocam Norveç’in dağlarında kaybolmamış,  Dalyan’da mı yol bulamayacak, dedik ve kendimizi dağlara vurduk. Nefis bir yol, nar bahçeleri, nar suyu satıcıları (ki mideniz sağlamsa gördüğünüz her yerde nar suyu için, çok lezzetli :) )… İyi ki bu yoldan gitmişiz. (Gerçi kabul, navigasyon olmasa kaybolurduk :) ) 



Dalyan’a varıp arabayı park ettik ve İztuzu Plajı'na gitmek üzere iskeleye yürüdük.




Dalyan çok hareketli bir yer. Çok sayıda irili ufaklı otel ve restoran var. Dalyan’da konaklama tercihi yaparken, otelinizin mutlaka merkezde olmasını istiyorsanız, lokasyonuna iyi bakın. Dalyan her geçen gün büyüyor ve adresi Dalyan göründüğü halde merkezden gerçekten uzak çok sayıda otel var. 

Sıralanmış İztuzu dolmuş/teknelerinden birine bindik. İztuzu plajı Caretta carettalar için dünyadaki en önemli üreme noktalarından biri. Görüntüde çok iyi korunuyor (umarız gerçekten öyledir). Burası hem coğrafi bir mucize hem de turizm açısından önemli bir ekmek kapısı. 



İztuzu’na Dalyan iskelesinden küçük teknelerle ya da kara yoluyla ulaşılıyor. Tekne ücreti kişi başı gidiş/dönüş 10 TL. Yolda meşhur kral mezarlarının ve sazlıkların arasından geçiyorsunuz. 






Çok keyifli bir yolculuk, yaklaşık yarım saat sürüyor (bu süre tekneden tekneye değişiyor). Şanslıysanız yolda kaplumbağa bile görebilirsiniz. Genelde oldukça rüzgarlı oluyor. Giyim kuşam konusunda tedarikli olmalısınız. 





Yolda mavi yengeç satıcısı var. Eğer siz de yengeç almak isterseniz (10TL) bindiğiniz teknenin kaptanına söylüyorsunuz. O yengeççiyi arayıp adet bildiriyor, yol üzerinde bekleyen yengeç teknesinde 2 dakika mola verilip yengeçler alınıyor. Benim kabuklularla aram pek hoş değil.

İztuzu'na yaklaşırken bir 'kapı'dan geçiliyor. Bu da caretta carettaları koruma yöntemlerinden biriymiş. Tekne geçişlerinde, altı ağ olan barikat indiriliyor ve geçiş tamamlandığında tekrar kaldırılıyor. 




Bu plajda da işletme var; büfe, kabin, duş (tuzlu su akıyor) ve masalar var. Büfenin fiyatları çay 1, meşrubat 3-4, tost 6 TL. Plaja tekne yoluyla ulaştıysanız girişine tekrar ücret ödemiyorsunuz ama karadan kendi aracınızla gittiyseniz girişte ödeme yapıyorsunuz. Eğer tüm gününüzü İztuzu’nda deniz keyfi yaparak geçirecekseniz yanınıza hasır alın. Şezlong ve masalar yetmeyebiliyor. Biz gittiğimiz gün deniz aşırı dalgalıydı. Girdik ama çok keyifli olmadı.












Dalyan’a döndüğümüzde Kaunos Çay Bahçesi’nde bir mola verdik. Tabi ki nar suyu içtik (4 TL).  Burası Dalyan’ın kesinlikle en güzel noktalarından biri; sazlıkların arasında, kaya mezarı manzaralı, püfür püfür esen ağaçlık bir yer. 





Yemek yemek için Foursquare’in yorumlarından hareketle The Fruit Cafe isimli bir yere girdik. Memnuniyet düzeyimiz : Zayıf…





Sarıgerme’nin akşamlarında alemlere akma şansınız pek olmasa da, oturup keyifle müzik dinleyip sohbet edebileceğiniz sakin mekanlar var.


Ertesi gün kahvaltıdan sonra Sarıgerme’de denize girmenin yanına bir aktivite daha sıkıştırarak, adını duyduğumuz ama daha önce hiç gitmediğimiz Yuvarlak Çay’a gittik. Burası Beyobası mevkiinde, akan buz gibi suyun yanına sıralanmış restoranların olduğu bir yer. 




Biz azmedip ırmağın gözüne kadar, o bozuk yollarda arabayla çıktık ama yürüyerek devam edilmesi gereken kısımdan geri döndük. Kaynağına ulaşamadık. 




Su kenarları restoranlar tarafından parsellenmiş ve suya bir restorana girmeden ulaşamıyorsunuz. Su 7-12°. Bütün restoranlar bahçesine ya salıncak kurmuş ya da merdiven koymuş. Bazı cengaverler buzzzz gibi suya girsin diye :)




Biz Çınar Restoran’da yedik. Tereyağlı alabalık da tandır da çok lezzetliydi. 











Çok sayıda sinek ve arı olduğunu da söylemek gerek.





Ertesi gün rotayı Göcek’e çevirip hurilerin hurisi Sarsala Koyu’na gittik. Burası teknelerin uğrak yeri. Özellikle havayoluyla gelip Göcek’te mavi yolculuğa çıkacak olanlar bu koyu kullanıyor çünkü Dalaman Havaalanı’na yakın. 





Birkaç yıl önce ana yoldan koya karayolu yapılmış. Muhteşem bir koy. Sadece inşaat sırasında molozların bir kısmı sanırım denize dökülmüş; denizin dibinde yoğun olarak moloz görebilirsiniz. Yolda begonvil ve nar bahçeleri, günebakanlar var. Koya giriş için kişi başı 2,50 TL ödeme yapıyorsunuz. Tatil günleri koy biraz kalabalık oluyor.





Sarsala’dan Göcek’e doğru giderken ana yola çıkmadan gözlemeciler var. Biz de birinde durup sac böreği yedik. Buranın da nar suyu harikaydı :)





Göcek’e giderken yolu kısaltmak için tünel yapılmıştı. Dağlara çıkıp vakit kaybetmeyeyim, şu düz yolu kullanayım, derseniz 3,50 TL ödeme yapmanız gerekiyor.


Göcek yine aynı güzellikte karşıladı bizi. Sakin, temiz, bakımlı ve pahalı J Kısa bir tur atıp Öykü’nün muhtelif bez ve mama ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra Sarıgerme’ye döndük.


Bazen olur ya, görmek istediğiniz bir yerin hep önünden geçersiniz de; bir türlü uğrayamazsınız. Belen Kahvesi de benim için öyleydi. O yoldan hayatım boyunca bilmiyorum kaç kere geçtim, tabelasını gördüm de hiç gidememiştim. Bu tatilin sonunda nihayet başardım :)





Ormancı Türküsü ile meşhur olan Belen Kahvesi’ne, anayoldan ayrılıp içeri doğru devam eden 9 kilometrelik bozuk köy yolları ile ulaşılıyor. Hikayesi trajik. Aslına bakarsanız böyle olayların başka yerlerde de yaşandığınız biliyoruz. Ama adına türkü yakılmadığı için meşhur olmuyorlar. Hikaye ağanın oğlu, köy muhtarı ve orman işleri çalışanı arasında geçiyor. Evrakların ilçeye ulaştırılmasıyla ilgili çıkan kavgada, Bay Mustafa’nın sarhoş gelen Ormancı’yı korkutmak için sıktığı kurşun, yanlışlıkla arkadaşı Muhtar’a isabet ediyor ve Muhtar ölüyor. Tabelada bu hikaye çok güzel anlatılmış. 





Gerçekten insanın içine bir sıkıntı oturuveriyor…






  Kahveye gelince; yolda mola vermek için (mola vermek için 9 kilometrelik yolu tepmek size zor gelmiyorsa) çok çok güzel bir yer. ‘Çıktım Belen Kahvesi’ne, baktım ovaya…’ diye boşuna demiyor türkü. Tertemiz bir havası var.





Kahvede sıcak/soğuk içecekler, bazı yemek çeşitleri ve dondurma var. Tabelaları fotoğraflamak bloğumuzun asli görevidir :)





İzmir yolu üzerinde Çine’ye uğrayıp köfte yemeden geçmeyin. Ama önereceğimiz adres kesinlikle yol üstündeki o büyük lokantalar değil. Çine zaten küçücük yer. Giriverin içine. Pazar yerinin yanında  Doğa Izgara Salonu isminde bir yer var. Hem fiyatları daha makul hem de çok daha lezzetli. Çöpşiş ve köfteden oluşan karışıktan bir buçuk yersiniz artık :)


Biz bebeğimizle yollarda yeni öyküler yaşamaya ve sizinle paylaşmaya devam ediyoruz. Bir başka gezi sonrasında, arayı çok açmadan tekrar görüşelim. Yollarda kalın :)