Güliz ablayla ne zamandır Mardin’e gitmek istediğimizi
konuşuyorduk. Bir gün yine bir yemek masasında program netleşti ve hafta sonunu
değerlendirmek üzere Diyarbakır- Mardin-Şanlıurfa-Hasankeyf turu planladık.
Cuma akşamı iş çıkışı Pegasus Havayolları ile İzmir’den
Diyarbakır’a direkt uçtuk. Uçak piste tekerlekleri dokundurduğu gibi, yolcular
ayağa kalkıp bagaj toplamaya, iniş hazırlığı yapmaya başladı. Bu arada artık
havada değiliz ama, pistte son sürat ilerliyoruz, durmadık daha. Hostesler ve hatta
pilot ikaz etse de, yolcuların umurunda olmadı. Hayret bir şey! Telefonunu açıp
görüşme yapmaya başlayanları saymıyorum bile. Neyse, kimseyle papaz olmadan hem
askeri hem sivil uçuşlar için kullanılan Diyarbakır havaalanına indik.
Arkadaşımız Barış bizi karşıladı ve sağ olsun iki gün bize harika rehberlik eti :)
Diyarbakır’ın o muhteşem lezzetlerini tatmak için midemiz
bomboş şekilde gitmiştik. Zira zamanımız çok azdı, o gece dışında Diyarbakır’da
tekrar yemek yeme fırsatımız olmayabilirdi. Bundan sebep gece saat 01:30’a
kadar habire yedik :)
Arap, Türk, Zaza, Kürt, Süryani derken, ortaya harika bir
mutfak çıkmış. Uçaktan iner inmez ciğer ve uykuluk yemek üzere ciğerci Remzi’ye
gittik. Uykuluk o saate kalmamıştı. Ben zaten ciğerciyim. Öncesindeki ikramlar,
porsiyondaki dört koca şiş ciğer (cartlak kebabı da deniyormuş) ve yanında
muhteşem ayran kişi başı 12-15 TL gibi bir rakama mal oluyor.
Ciğerleri mideye indirdikten sonra sıra tatlıda. Gelsin
burma kadayıflar, gitsin künefeler :) İzmir’de olsa tatlının üstünde fındık ve fıstık ‘serpiştirilir’. Burada ise
boca edilmiş; yetmemiş masalara kaseler halinde fındık ve fıstık konmuş. Tatlılar
müthişti :)
Gece arabayla kısa bir Diyarbakır turu attık. Her yer kapalı
ya da kapanmak üzereydi. Görebildiğimiz kadarıyla şehri anlamaya çalıştık.
Diyarbakır tarihi ve kültürüyle oldukça köklü bir şehir
aslında. Ne var ki politik sebeplerle yaşanan çatışmaların şehri yıprattığı
ortada. Mezopotamya’ya yakınlığı, ticaret yolları ve medeniyetler arasındaki
bağlayıcı konumu Diyarbakır’ı tarih boyunca önemli kılmış. Şehrin girişinde
sizi karşılayan ünlü Diyarbakır surları, Çin Seddi’nden sonra dünyadaki en uzun
kale duvarları (uzunluğu 5700 metre). Surlar üzerinde değişik medeniyetlerden
kalma izler hala duruyor.
Görülecek ama bizim zamanlama nedeniyle göremediğimiz birçok
yapı var; özellikle de kiliseler. İslamiyet’in kabul edilmesiyle de pek çok
cami yapılmış. Ulu Cami ve Mesudiye Medresesi, süslemeleriyle ünlü Şeyh Safa
Camii görülebilir. Biz bu yapılara ve eski Diyarbakır evlerine dışardan bakıp
geçmek zorunda kaldık. Sadece Hasan Paşa Hanı’na girebildik. Burası özellikle
kahvaltı etmek için akın edildiğini duyduğumuz, alt katında el dokuması portre
halılar olan (Ahmet Kaya’dan Saidi Nursi’ye kadar birçok kişi dokunmuş) güzel
bir han.
Buraya kadar her şey iyi hoştu da, gece konaklayacağımız
öğretmenevinin kelimelerle anlatılamayacak vehametini görünce bir tuhaf olduk.
Vakit gece yarısını geçmişti ve başka seçenek aramak için uygun bir zaman
değildi. Duvarda yürüyen böceklerin fotoğrafını çekmemiş miyiz? Hayret!
Sabahın
ilk ışıklarıyla merakla beklediğimiz Mardin’e doğru yola çıktık. 90
kilometrelik bir yolculukla, yeni Mardin’in içinden geçerek Doğu’nun gerdanlığı
eski Mardin’e ulaştık.
Arabayı
Cumhuriyet Meydanı’na park edip iki kişinin yan yana zor geçeceği daracık
sokaklarda yürüyüş yaptık. Sokaklar öylesine dar ki, belediye çöp toplama işini
eşeklerle yapıyormuş.
Elimizdeki fotoğraf makinelerini bir sağa, bir sola çevirip bütün güzellikleri fotoğraflamaya çalıştık. Ama Mardin’in bence
karelere taşınamayan bir güzelliği var; sanırım bu, taşların anlatacak çoookk
uzun hikayeleri olmasından. Ben ‘doğunun büyülü atmosferinden’ bir turist
olarak etkilensem de, işin iç yüzüne baktığımda gördüğüm karanlıktan genelde
rahatsızım. Doğu illerinde gördüğümüz o büyük konaklarda zorla evlendirilen
küçücük kızlar, gencecik delikanlılar olduğunu bilmekten, başlık parası
(belası)ndan, eğitimsizlik ve zorbalıktan rahatsızım. Geleneklerin bireysel
özgürlüklere bu denli kelepçe taktığı kültürleri kabul edemiyorum. Ama Mardin
medeniyetin beşiği olduğunu sokakta yürüyen sade vatandaşıyla bile belli
ediyor. Burası çok başka. O büyük ve büyülü konaklardaki dantel perdelerin
ardında ne yaşanıyor bilinmez ama burası başka hiçbir doğu şehrine benzemiyor.
Mardin’e bu büyülü görünümü veren sarı kalker taşı, ilk
çıkarıldığında yumuşak ve işlemesi kolay bir yapıdaymış. Zamanla
sertleşiyormuş. Taşın bu özelliği sayesinde her yapı, sanatçıların elinde, görülmesi
gereken bir sanat eseri haline gelmiş.
Şehir tarihi İpek
Yolu üzerinde bulunduğundan çok sayıda han ve kervansaray var.
Mardin yokuşlarında yaptığımız yürüyüşe kısa bir mola
verdik. Suriye ve ovalara nazır Mezopotamya Çay Bahçesi’ne oturduk. Mekanın
ismini özellikle vermek istedik, çünkü Türk kahvesi inanılmaz lezzetli, mutlaka
ama mutlaka denemelisiniz. Kahvecinin özel bir karışımıymış bu. Beklerseniz
size de paket olarak hazırlarım, dedi ama bizim zamanımız yetmeyecekti L O kahve hala
aklımızdadır…
Biz kahveleri yudumlarken Barış yanımızdan birkaç dakikalığına
ayrıldı. Elinde ilginç, mavi şekerlerle geri döndü. Bu Mardin’in hayalet şeker
ismini verdiği badem şekeriymiş. Lahor bitkisinin kökünden elde edildiği için
rengi maviymiş ve şeker bekledikçe rengi açıldığı için hayalet deniyormuş. Yani
bu şekerin tazeliğini renginin yoğunluğundan anlayabilirsiniz. Tadı oldukça
güzel ve tam hediyelik J
Kilogram fiyatı sanırım 25 TL civarında.
Hediyelik bir başka Mardin ürünü de doğal sabunları.
Özellikle bıttım sabunu (ham fıstığın yaprağının yağından elde ediliyormuş)
bölgeye özgü ve ana cadde üzerinde çok sayıda yerde
satılıyor. Bir adet sabun ortalama 2 TL.
Hızlandırılmış Güneydoğu turumuza maalesef Mardin Kalesi’ni
dahil edemedik. Aşağıda gezinebildik sadece. Ulu Cami’nin güzel minaresini
fotoğrafladık.
Kız Lisesi’nin merdivenlerinde fotoğraflar çektik.
Sonraki durağımız Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi. Burası
muhteşem taş işçiliği ile gerçekten görülmesi gereken bir yer. Kapısına
Allah’ın 99 ismi işlenmiş. Burası rasathane olarak da kullanıldığından yüksek
bir noktaya inşa edilmiş.
Süryani şaraplarının tadına bakmak üzere bir dükkana girdik.
Bizim damağımızla çok uyuşmadı ama mutlaka denemek gerek.
Ardından Kasımiye Medresesi’ni ziyaret ettik. Bahçesinde kız
çocukları el emeği bileklik ve aksesuarlarını satıyorlar. Fiyatları 2 TL’den
başlıyor ve hepsi çok güzel. Sadece bu çocukların yüzünde küçük bir gülümseme
yakalamak için bunlardan birkaç tane alınır.
Kasımiye’nin
ardından turumuzun merakla beklediğimiz diğer noktası olan Deyrulzafaran
Manastırı’na doğru yola çıktık. Şehir merkezine yaklaşık dört kilometre
mesafede bulunuyor. Burası ismini bölgede yetiştirilen safran bitkisinden
alıyormuş. Muhteşem işlemeli (ve orijinal) kapıları, kibrit çöplerinden
yapılmış manastır maketi, taş odaları ve anlatacaklarını ezberlemiş, muhtemelen
kelimelerin sırasını bile değiştirmeyen rehberleriyle Deyrulzafaran mutlaka
görülmeli.
Girişinde hediyelik eşya dükkanları bulunuyor. Ve bir de
kafeterya. Safran çayının tadın bakabilir ve paketli olarak satın da
alabilirsiniz.
İçerde yamaçtaki yapıları seyredebileceğiniz büyük bir
dürbün var. 1 TL ile çalışıyor. İzlemek isterseniz bozuk para taşıyın.
Bir de öğle tatilinde manastır ziyarete kapalı.
Manastırı rehber eşliğinde ve gruplar halinde
gezebiliyorsunuz.
Manastırın bir bölümü hala aktif olarak kullanılıyor, din
eğitimleri veriliyormuş.
Deyrulzafaran, hakkında öğrenilecek ve anlatılacak çok şey
olan, ama bizim zaman kısıtı nedeniyle hızlı geçmek zorunda kaldığımız bir
durak. Zira hava iyice kararmadan Midyat’a ve oradan Hasankeyf’e ulaşmayı
planlamıştık. Midyat denince akla ilk gelen şey telkâri, ama görülmesi gereken
çok sayıda yeri de var. Bunların başında
Mor (Aziz) Gabriel Manastırı geliyor. Vaktiyle Sıla dizisinin çekildiği
konukevinin de ziyaretçisi bol.
Biz ise hızlandırılmış Güneydoğu turumuzda bu seferlik
telkâri dükkanlarına öncelik verdik. Merkezde dizilmiş telkaricileri
bulabilirsiniz. Hepsinde el emeği göz nuru yüzlerce ürün var ve çoğu gerçekten
sanat eseri. İncecik gümüş telleri öylesine güzel işlemişler ki, bu ürünlerin
gramla satılması bile sanki sanatçıya haksızlık… İşçilikleri tek kelimeyle
muhteşem…
Gün batımına kalmadan koştururcasına Hasankeyf’e çevirdik
rotamızı. Vaktiyle ulaştık hedefe. Biz ulaştık da, ulaşıp da göremeyenlerin vay
haline. Zira yakında sular altında kalacak.
Aracınızı park ettiğiniz andan itibaren rehber adayları
etrafınızı sarıp size bölgeyi gezdirmek ve ellerindeki tanıtım kitaplarını
satmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Rehberler bu gezi için 50 TL gibi bir
rakam teklif ediyorlar ama pazarlığa açıklar. Çarşısı sıra sıra dükkanların
olduğu bir sokak. Burada aradığınız çok çeşit hediyelik eşyaları
bulabilirsiniz. Dicle manzarasına karşı kahvenizi yudumlayabileceğiniz yerler
de var. Ancak bu işletmeler manzaraya yakışmayacak kadar derme çatma ve
temizlik konusunda başarısızlar.
Bu
olumsuzlukları zihninizden ve tabi ki kalbinizden bertaraf edip binlerce yılın
kültür mirası Hasankeyf’in güzelliğini içinize çekmelisiniz. Mağaraları, El
Rızk Camii, sakin sakin kıvrılan Dicle Nehri sizi sessizce bekliyor.
Aslında bizim gibi akşam saatinde değil de daha vakitlice
gelirseniz görülecek daha çoookk yeri var buranın. Biz yine zaman
fukaralığından, özet geçmek zorunda kaldık. Siz yine bizim dediğimizi yapın,
yaptığımızı yapmayın. Hasankeyf öyle iki saatte tur atılacak yer değil. Kalesi,
türbeleri, köprüleri, mağaraları… Hasankeyf apayrı bir dünya ve siz daha
keşfedemeden kaybolabilir. Elinizi çabuk tutun.
‘Gündüz mezarlık, gece gerdanlık’ şehir Mardin’in
gerdanlığını görmek üzere tekrar eski Mardin’e uğrayıp fotoğraf çektik. Gerçi
ufak bir hayal kırıklığı da olmadı değil…
Şanlıurfa
denince ilk durak Balıklı Göl oluyor tabi ki. Nefis bir havada hıncahınç
kalabalık Balıklı Göl’ün yakınında park yeri bulamayıp yolun yukarısına
yöneldik. Virajlardan kıvrılıp göle panoramik bakan bir noktaya arabayı park
ettik ve her yerinden tarih fışkıran araziden, kalenin yanından yürüyerek gölün
olduğu yere ulaştık.
Gölün kenarındaki gezintimiz bitince yamaca yöneldik ve
caminin arkasında kalan çift mağara isimli yerde kahve molası verdik. Yöreye
özgü menengiç (farklı şekillerde de isimlendiriliyor) kahvesinin tadına baktık.
Menengiç ağacından elde ediliyormuş ve bu ağaç bitki örtüsünün doğal bir
parçasıymış, özel ekim yapılmıyormuş. Yapımı biraz zahmetli bir kahve
çeşidiymiş. Sütle yapılıyor ve oldukça yağlı. Alışılagelmiş Türk kahvesi
lezzetinden çok farklı. Sağlık içinse oldukça faydalı. Yine de bizim damağımıza
göre değil :)
Balıklı Göl’ün kendisi kadar etrafı da ilgi çekici. Çarşısı
için mutlaka geniş bir zaman ayırın ve başta isot olmak üzere bütün
baharatların hikayesini esnaftan dinleyin.
Merkezde
yine bir hızlandırılmış tur yapıp rotamızı masal köy Harran’a çevirdik.
Harran
‘yolların kavuştuğu yer, kavşak’ anlamına geliyormuş. Geçmişten beri ticari bir
kavşak olmasından geliyor bu isim. Aracınızı park eder etmez hem çocuklar hem
de size bölgeyi gezdirmek isteyen Harran gençleri yanınıza yanaşıyor. Biz de
bölgeyi Cemal isimli bir gencin ‘rehberliğinde’ gezdik. Sadece tarih, coğrafya
bilgisi değil, oradaki hayatın akışını da öğreniyorsunuz böylece. O evlerin
nasıl ve neden yapıldığının yanında, Suriyeli akınıyla işsiz kalan gençlerin,
başlık parası istemeyen Suriyeli kız babaları nedeniyle evlenemeyen Harranlı
kızların, bir araya gelemeyen genç sevgililerin de hikayesini dinledik
rehberimizden.
Dünyanın
ilk üniversitelerinden olan Harran Üniversitesi kalıntılarını gördük ve dünyaya
ilmin de bilimin de bu topraklardan yayılmış olduğunu hatırlayıp gururlandık.
Gerçi gururlanacağımıza, vardığımız noktaya yerinmemiz lazım. Neydik, ne olduk;
acaba daha da ne olacağız… Harran kümbet evlerinin bazılarını turistik amaçlı
ziyarete açmışlar. Gezdik, fotoğraflar çektik. Güneş batıyordu ve Harran’a veda
etmemiz gerekiyordu.
Gece
uçağa yetişmek için Diyarbakır’a doğru yola çıktık. Kısa bir Diyarbakır tutu
atıp bir gece çorbası içip uçağımıza bindik.
Bazen sınırları zorlamak gerekiyor. Bölgenin hakkını
veremeyeceğimizi bilsek de, hiç adım atamamaktan iyidir, diye düşünüp yola
çıktık ve iki güne koca bir coğrafya sığdırdık. Bir gün, daha geniş bir zamanda
Mardin sokaklarını, kültürünü, kahve kokusunu; Şanlıurfa kebaplarını, isotunu,
baharatlarını; Diyarbakır surlarını ve ciğer kebabını doyasıya yaşamak için
tekrar geleceğiz. Bir başka gezi sonrasında, arayı çok açmadan tekrar görüşelim.
Yollarda kalın :)