18 Haziran 2015 Perşembe

Diyarbakır-Mardin-Hasankeyf-Şanlıurfa

Güliz ablayla ne zamandır Mardin’e gitmek istediğimizi konuşuyorduk. Bir gün yine bir yemek masasında program netleşti ve hafta sonunu değerlendirmek üzere Diyarbakır- Mardin-Şanlıurfa-Hasankeyf turu planladık.

Cuma akşamı iş çıkışı Pegasus Havayolları ile İzmir’den Diyarbakır’a direkt uçtuk. Uçak piste tekerlekleri dokundurduğu gibi, yolcular ayağa kalkıp bagaj toplamaya, iniş hazırlığı yapmaya başladı. Bu arada artık havada değiliz ama, pistte son sürat ilerliyoruz, durmadık daha. Hostesler ve hatta pilot ikaz etse de, yolcuların umurunda olmadı. Hayret bir şey! Telefonunu açıp görüşme yapmaya başlayanları saymıyorum bile. Neyse, kimseyle papaz olmadan hem askeri hem sivil uçuşlar için kullanılan Diyarbakır havaalanına indik. Arkadaşımız Barış bizi karşıladı ve sağ olsun iki gün bize harika rehberlik eti :)

Diyarbakır’ın o muhteşem lezzetlerini tatmak için midemiz bomboş şekilde gitmiştik. Zira zamanımız çok azdı, o gece dışında Diyarbakır’da tekrar yemek yeme fırsatımız olmayabilirdi. Bundan sebep gece saat 01:30’a kadar habire yedik :)
Arap, Türk, Zaza, Kürt, Süryani derken, ortaya harika bir mutfak çıkmış. Uçaktan iner inmez ciğer ve uykuluk yemek üzere ciğerci Remzi’ye gittik. Uykuluk o saate kalmamıştı. Ben zaten ciğerciyim. Öncesindeki ikramlar, porsiyondaki dört koca şiş ciğer (cartlak kebabı da deniyormuş) ve yanında muhteşem ayran kişi başı 12-15 TL gibi bir rakama mal oluyor.



Ciğerleri mideye indirdikten sonra sıra tatlıda. Gelsin burma kadayıflar, gitsin künefeler :) İzmir’de olsa tatlının üstünde fındık ve fıstık ‘serpiştirilir’. Burada ise boca edilmiş; yetmemiş masalara kaseler halinde fındık ve fıstık konmuş. Tatlılar müthişti :)



Gece arabayla kısa bir Diyarbakır turu attık. Her yer kapalı ya da kapanmak üzereydi. Görebildiğimiz kadarıyla şehri anlamaya çalıştık.

Diyarbakır tarihi ve kültürüyle oldukça köklü bir şehir aslında. Ne var ki politik sebeplerle yaşanan çatışmaların şehri yıprattığı ortada. Mezopotamya’ya yakınlığı, ticaret yolları ve medeniyetler arasındaki bağlayıcı konumu Diyarbakır’ı tarih boyunca önemli kılmış. Şehrin girişinde sizi karşılayan ünlü Diyarbakır surları, Çin Seddi’nden sonra dünyadaki en uzun kale duvarları (uzunluğu 5700 metre). Surlar üzerinde değişik medeniyetlerden kalma izler hala duruyor.

Görülecek ama bizim zamanlama nedeniyle göremediğimiz birçok yapı var; özellikle de kiliseler. İslamiyet’in kabul edilmesiyle de pek çok cami yapılmış. Ulu Cami ve Mesudiye Medresesi, süslemeleriyle ünlü Şeyh Safa Camii görülebilir. Biz bu yapılara ve eski Diyarbakır evlerine dışardan bakıp geçmek zorunda kaldık. Sadece Hasan Paşa Hanı’na girebildik. Burası özellikle kahvaltı etmek için akın edildiğini duyduğumuz, alt katında el dokuması portre halılar olan (Ahmet Kaya’dan Saidi Nursi’ye kadar birçok kişi dokunmuş) güzel bir han.

Buraya kadar her şey iyi hoştu da, gece konaklayacağımız öğretmenevinin kelimelerle anlatılamayacak vehametini görünce bir tuhaf olduk. Vakit gece yarısını geçmişti ve başka seçenek aramak için uygun bir zaman değildi. Duvarda yürüyen böceklerin fotoğrafını çekmemiş miyiz? Hayret!


Sabahın ilk ışıklarıyla merakla beklediğimiz Mardin’e doğru yola çıktık. 90 kilometrelik bir yolculukla, yeni Mardin’in içinden geçerek Doğu’nun gerdanlığı eski Mardin’e ulaştık.


Arabayı Cumhuriyet Meydanı’na park edip iki kişinin yan yana zor geçeceği daracık sokaklarda yürüyüş yaptık. Sokaklar öylesine dar ki, belediye çöp toplama işini eşeklerle yapıyormuş.



Elimizdeki fotoğraf makinelerini bir sağa, bir sola çevirip bütün güzellikleri fotoğraflamaya çalıştık. Ama Mardin’in bence karelere taşınamayan bir güzelliği var; sanırım bu, taşların anlatacak çoookk uzun hikayeleri olmasından. Ben ‘doğunun büyülü atmosferinden’ bir turist olarak etkilensem de, işin iç yüzüne baktığımda gördüğüm karanlıktan genelde rahatsızım. Doğu illerinde gördüğümüz o büyük konaklarda zorla evlendirilen küçücük kızlar, gencecik delikanlılar olduğunu bilmekten, başlık parası (belası)ndan, eğitimsizlik ve zorbalıktan rahatsızım. Geleneklerin bireysel özgürlüklere bu denli kelepçe taktığı kültürleri kabul edemiyorum. Ama Mardin medeniyetin beşiği olduğunu sokakta yürüyen sade vatandaşıyla bile belli ediyor. Burası çok başka. O büyük ve büyülü konaklardaki dantel perdelerin ardında ne yaşanıyor bilinmez ama burası başka hiçbir doğu şehrine benzemiyor.




Mardin’e bu büyülü görünümü veren sarı kalker taşı, ilk çıkarıldığında yumuşak ve işlemesi kolay bir yapıdaymış. Zamanla sertleşiyormuş. Taşın bu özelliği sayesinde her yapı, sanatçıların elinde, görülmesi gereken bir sanat eseri haline gelmiş.

 Şehir tarihi İpek Yolu üzerinde bulunduğundan çok sayıda han ve kervansaray var.


Mardin yokuşlarında yaptığımız yürüyüşe kısa bir mola verdik. Suriye ve ovalara nazır Mezopotamya Çay Bahçesi’ne oturduk. Mekanın ismini özellikle vermek istedik, çünkü Türk kahvesi inanılmaz lezzetli, mutlaka ama mutlaka denemelisiniz. Kahvecinin özel bir karışımıymış bu. Beklerseniz size de paket olarak hazırlarım, dedi ama bizim zamanımız yetmeyecekti L O kahve hala aklımızdadır…





Biz kahveleri yudumlarken Barış yanımızdan birkaç dakikalığına ayrıldı. Elinde ilginç, mavi şekerlerle geri döndü. Bu Mardin’in hayalet şeker ismini verdiği badem şekeriymiş. Lahor bitkisinin kökünden elde edildiği için rengi maviymiş ve şeker bekledikçe rengi açıldığı için hayalet deniyormuş. Yani bu şekerin tazeliğini renginin yoğunluğundan anlayabilirsiniz. Tadı oldukça güzel ve tam hediyelik J Kilogram fiyatı sanırım 25 TL civarında.





Hediyelik bir başka Mardin ürünü de doğal sabunları. Özellikle bıttım sabunu (ham fıstığın yaprağının yağından elde ediliyormuş) bölgeye özgü ve ana cadde üzerinde çok sayıda yerde satılıyor. Bir adet sabun ortalama 2 TL.








Hızlandırılmış Güneydoğu turumuza maalesef Mardin Kalesi’ni dahil edemedik. Aşağıda gezinebildik sadece. Ulu Cami’nin güzel minaresini fotoğrafladık.



Kız Lisesi’nin merdivenlerinde fotoğraflar çektik.




Sonraki durağımız Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi. Burası muhteşem taş işçiliği ile gerçekten görülmesi gereken bir yer. Kapısına Allah’ın 99 ismi işlenmiş. Burası rasathane olarak da kullanıldığından yüksek bir noktaya inşa edilmiş.






Süryani şaraplarının tadına bakmak üzere bir dükkana girdik. Bizim damağımızla çok uyuşmadı ama mutlaka denemek gerek. 


Ardından Kasımiye Medresesi’ni ziyaret ettik. Bahçesinde kız çocukları el emeği bileklik ve aksesuarlarını satıyorlar. Fiyatları 2 TL’den başlıyor ve hepsi çok güzel. Sadece bu çocukların yüzünde küçük bir gülümseme yakalamak için bunlardan birkaç tane alınır.






Kasımiye’nin ardından turumuzun merakla beklediğimiz diğer noktası olan Deyrulzafaran Manastırı’na doğru yola çıktık. Şehir merkezine yaklaşık dört kilometre mesafede bulunuyor. Burası ismini bölgede yetiştirilen safran bitkisinden alıyormuş. Muhteşem işlemeli (ve orijinal) kapıları, kibrit çöplerinden yapılmış manastır maketi, taş odaları ve anlatacaklarını ezberlemiş, muhtemelen kelimelerin sırasını bile değiştirmeyen rehberleriyle Deyrulzafaran mutlaka görülmeli.




 Burası 4000 yıl kadar önce Güneş’e tapanların kurduğu bir yer altı tapınağı olarak inşa edilmiş. Tek tanrılı inanışla birlikte, Süryaniler tarafından zaman içinde bu şekli almış.
Girişinde hediyelik eşya dükkanları bulunuyor. Ve bir de kafeterya. Safran çayının tadın bakabilir ve paketli olarak satın da alabilirsiniz.
İçerde yamaçtaki yapıları seyredebileceğiniz büyük bir dürbün var. 1 TL ile çalışıyor. İzlemek isterseniz bozuk para taşıyın.



Bir de öğle tatilinde manastır ziyarete kapalı.
Manastırı rehber eşliğinde ve gruplar halinde gezebiliyorsunuz.

Manastırın bir bölümü hala aktif olarak kullanılıyor, din eğitimleri veriliyormuş.






Deyrulzafaran, hakkında öğrenilecek ve anlatılacak çok şey olan, ama bizim zaman kısıtı nedeniyle hızlı geçmek zorunda kaldığımız bir durak. Zira hava iyice kararmadan Midyat’a ve oradan Hasankeyf’e ulaşmayı planlamıştık. Midyat denince akla ilk gelen şey telkâri, ama görülmesi gereken çok sayıda yeri de var.  Bunların başında Mor (Aziz) Gabriel Manastırı geliyor. Vaktiyle Sıla dizisinin çekildiği konukevinin de ziyaretçisi bol.
Biz ise hızlandırılmış Güneydoğu turumuzda bu seferlik telkâri dükkanlarına öncelik verdik. Merkezde dizilmiş telkaricileri bulabilirsiniz. Hepsinde el emeği göz nuru yüzlerce ürün var ve çoğu gerçekten sanat eseri. İncecik gümüş telleri öylesine güzel işlemişler ki, bu ürünlerin gramla satılması bile sanki sanatçıya haksızlık… İşçilikleri tek kelimeyle muhteşem…


Gün batımına kalmadan koştururcasına Hasankeyf’e çevirdik rotamızı. Vaktiyle ulaştık hedefe. Biz ulaştık da, ulaşıp da göremeyenlerin vay haline. Zira yakında sular altında kalacak.




Aracınızı park ettiğiniz andan itibaren rehber adayları etrafınızı sarıp size bölgeyi gezdirmek ve ellerindeki tanıtım kitaplarını satmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Rehberler bu gezi için 50 TL gibi bir rakam teklif ediyorlar ama pazarlığa açıklar. Çarşısı sıra sıra dükkanların olduğu bir sokak. Burada aradığınız çok çeşit hediyelik eşyaları bulabilirsiniz. Dicle manzarasına karşı kahvenizi yudumlayabileceğiniz yerler de var. Ancak bu işletmeler manzaraya yakışmayacak kadar derme çatma ve temizlik konusunda başarısızlar.


Bu olumsuzlukları zihninizden ve tabi ki kalbinizden bertaraf edip binlerce yılın kültür mirası Hasankeyf’in güzelliğini içinize çekmelisiniz. Mağaraları, El Rızk Camii, sakin sakin kıvrılan Dicle Nehri sizi sessizce bekliyor.




Aslında bizim gibi akşam saatinde değil de daha vakitlice gelirseniz görülecek daha çoookk yeri var buranın. Biz yine zaman fukaralığından, özet geçmek zorunda kaldık. Siz yine bizim dediğimizi yapın, yaptığımızı yapmayın. Hasankeyf öyle iki saatte tur atılacak yer değil. Kalesi, türbeleri, köprüleri, mağaraları… Hasankeyf apayrı bir dünya ve siz daha keşfedemeden kaybolabilir. Elinizi çabuk tutun.







‘Gündüz mezarlık, gece gerdanlık’ şehir Mardin’in gerdanlığını görmek üzere tekrar eski Mardin’e uğrayıp fotoğraf çektik. Gerçi ufak bir hayal kırıklığı da olmadı değil…



 Ve son durağımız Şanlıurfa. Sevgili arkadaşımız Barış iki günlük tatilimizle ilgili bütün detayları planlamış. Artık gece sayılacak bir saatte Şanlıurfa’ya girdik ve yemek yemek için bir restorana oturduk. Açlığımız bu kadar tavan yapmışken, bir de bu muhteşem sofrayla karşılaşınca kendimizden geçtik.



 Gece Barış’ın bir arkadaşının evinde ağırlandık ve sabah erkenden şehri gezmek üzere yollara düştük. 

Şanlıurfa denince ilk durak Balıklı Göl oluyor tabi ki. Nefis bir havada hıncahınç kalabalık Balıklı Göl’ün yakınında park yeri bulamayıp yolun yukarısına yöneldik. Virajlardan kıvrılıp göle panoramik bakan bir noktaya arabayı park ettik ve her yerinden tarih fışkıran araziden, kalenin yanından yürüyerek gölün olduğu yere ulaştık. 




 Buranın anlamı Müslümanlar için çok büyük. İnanışa göre İbrahim Peygamber zalim hükümdar Nemrut’a ve putlara tapan halka karşı mücadele vermektedir. Tek tanrı inancını savunmaktadır. Buna karşı Nemrut, bugün Urfa kalesi olan yerden peygamberi aşağıda ateşe atar ve Allah ‘Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol!’ emrini verir. O anda ateş suya, odunlar da balıklara dönüşür. Rivayete göre Nemrut’un kızı Zeliha da İbrahim’e inanır ve ardından kendini ateşe atar. Zeliha’nın düştüğü yer ise Aynzeliha Gölü olmuştur. Aslında bu, anlatılan hikayelerden sadece biri. Aslı nedir bilinmez ama Balıklı Göl bugün Şanlıurfa’nın turizmdeki can damarı. Söylemeye bile gerek yok ama, göldeki sazan balıklarına dokunmaya çalışmak, avlamak tabi ki yasak. Halil-ul Rahman Camii, Savaşçı Amazon Kraliçelerinin mozaikleri, Urfa Kalesi buradaki gezilecek noktalar.






Gölün kenarındaki gezintimiz bitince yamaca yöneldik ve caminin arkasında kalan çift mağara isimli yerde kahve molası verdik. Yöreye özgü menengiç (farklı şekillerde de isimlendiriliyor) kahvesinin tadına baktık. Menengiç ağacından elde ediliyormuş ve bu ağaç bitki örtüsünün doğal bir parçasıymış, özel ekim yapılmıyormuş. Yapımı biraz zahmetli bir kahve çeşidiymiş. Sütle yapılıyor ve oldukça yağlı. Alışılagelmiş Türk kahvesi lezzetinden çok farklı. Sağlık içinse oldukça faydalı. Yine de bizim damağımıza göre değil :)




Balıklı Göl’ün kendisi kadar etrafı da ilgi çekici. Çarşısı için mutlaka geniş bir zaman ayırın ve başta isot olmak üzere bütün baharatların hikayesini esnaftan dinleyin.

Merkezde yine bir hızlandırılmış tur yapıp rotamızı masal köy Harran’a çevirdik.


Harran ‘yolların kavuştuğu yer, kavşak’ anlamına geliyormuş. Geçmişten beri ticari bir kavşak olmasından geliyor bu isim. Aracınızı park eder etmez hem çocuklar hem de size bölgeyi gezdirmek isteyen Harran gençleri yanınıza yanaşıyor. Biz de bölgeyi Cemal isimli bir gencin ‘rehberliğinde’ gezdik. Sadece tarih, coğrafya bilgisi değil, oradaki hayatın akışını da öğreniyorsunuz böylece. O evlerin nasıl ve neden yapıldığının yanında, Suriyeli akınıyla işsiz kalan gençlerin, başlık parası istemeyen Suriyeli kız babaları nedeniyle evlenemeyen Harranlı kızların, bir araya gelemeyen genç sevgililerin de hikayesini dinledik rehberimizden.





Dünyanın ilk üniversitelerinden olan Harran Üniversitesi kalıntılarını gördük ve dünyaya ilmin de bilimin de bu topraklardan yayılmış olduğunu hatırlayıp gururlandık. Gerçi gururlanacağımıza, vardığımız noktaya yerinmemiz lazım. Neydik, ne olduk; acaba daha da ne olacağız… Harran kümbet evlerinin bazılarını turistik amaçlı ziyarete açmışlar. Gezdik, fotoğraflar çektik. Güneş batıyordu ve Harran’a veda etmemiz gerekiyordu.











Gece uçağa yetişmek için Diyarbakır’a doğru yola çıktık. Kısa bir Diyarbakır tutu atıp bir gece çorbası içip uçağımıza bindik.


Bazen sınırları zorlamak gerekiyor. Bölgenin hakkını veremeyeceğimizi bilsek de, hiç adım atamamaktan iyidir, diye düşünüp yola çıktık ve iki güne koca bir coğrafya sığdırdık. Bir gün, daha geniş bir zamanda Mardin sokaklarını, kültürünü, kahve kokusunu; Şanlıurfa kebaplarını, isotunu, baharatlarını; Diyarbakır surlarını ve ciğer kebabını doyasıya yaşamak için tekrar geleceğiz. Bir başka gezi sonrasında, arayı çok açmadan  tekrar görüşelim. Yollarda kalın :)