2012 yılının
şubat ayında Ali’nin ablası Asiye’yi ve eşi John’u görmek için dünyanın bize
göre en uzak kıtasına, Avustralya’ya yola çıktık. Bu, önceden detaylı
planlanmış, bir ayda gezilebilecek her yere gidilmiş, bütün uğraşlara rağmen
bütçesinde açık oluşmuş, ama yine de her şeye fazlasıyla değmiş bir tatil oldu.
Avustralya için birkaç farklı uçuş güzergahı ve havayolu firması var. Biz Emirates ile, Dubai aktarmalı ve Malezya duraklamalı, bir gün kadar süren bir uçuş yaptık. Uçağın konforu ve yemekler çok başarılıydı.
Hiç sıkıntı yaşamadan Melbourne’a indik. Avustralya bir ada olduğundan ve sosyal kuralları çok katı olduğundan, kapıda güvenlik önlemleri çok sıkı. Hem ülkeye, ekosisteme zarar verecek bir şey sokamıyorsunuz; hem de kaçakçılık gibi konularda çok dikkatliler. (Bakınız: Discovery Channel Sınır Güvenliği programı)
Biz bu ülkeyi
en çok 1. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde savaştığımız ANZAC
(Avustralya ve Yeni Zelanda Askeri Gücü) ile biliyoruz. Bizim için olduğu kadar
onlar için de önem taşıyan bu tarihi olayın detaylarına daha sonra değineceğim.
Avustralya İngiltere kraliçesine sembolik
olarak bağlı olsa da, kendi parlamentosu tarafından, eyalet sistemiyle
yönetiliyor. Birkaç yıl önce kraliyetten ayrılmak konusunda halkın talebini ölçmek
için referandum yapılmış; halk
kraliyetten kopmak istemediğini ortaya koymuş. Başkenti Canberra, en kalabalık
şehri ise Sydney. 1970’lerde bütün dünyadan yoğun göç almaya başlayarak, nüfus
profili oldukça değişmiş.
Refah düzeyi yüksek
bir ülke. İnsanlar genelde müstakil evlerde ve en az iki-üç çocuk yaparak
yaşıyorlar. Coğrafi alan fazla, nüfus da çok çok az olduğundan birbirlerine
fazla temas etmiyorlar. Bu kimine göre huzur, kimine göre yalnızlık olabilir.
Ben Akdeniz geni taşıyan biri olarak, seçim yapmam gerekirse, konserve gibi üst
üste yaşamayı seçecek olanlardanım. Her yer büyüleyici boyutta yemyeşil. Bizim
bir hatıra ormanındaki ağaç kadar, onların sadece evlerinin bahçesinde ağaç
var. Her evin bir bahçesi ve hatta bahçede çocuğu için oyun parkı var. Böylece
kimse birbirinin mangal kokusunda boğulmuyor; ama çocuklar, tanımadığı başka
çocuklarla parkta oynamayı bizimkiler kadar öğrenmiyor.
Bir de elektrik
prizleri farklı; aman unutmayın!
Mesafeler
birbirine çok uzak. Tabi ki akaryakıt bizdeki kadar pahalı değil. Ulaşım, fazla
masraf yaratmıyor. Tren ağı birçok noktaya ulaşıyor. İnsanların şehir merkezine
gitmek için trende geçirdikleri süre uzun olduğundan, yemek yeme gibi
aktivitelerini trende de yapmaya aynen devam ediyorlar.
Mezuniyet
oranı bizdeki kadar yüksek değil. Demek ki sadece üniversite açıp gençleri
‘okutmakla’ refah düzeyi artmıyormuş!
Doğalarına,
kültürlerine, ekosistemlerine ve tarihlerine sahip çıkıyorlar. Turist olarak
senden de aynı saygıyı bekliyorlar. (Bizdeki gibi turist velinimettir, ne yapsa
yeridir mantığı yok!)
İşin duygusal
kısmı, kazancı TL olup da, harcamasını Avustralya Doları olarak yapacak bizler
için biraz sıkıntılı. Zira hem değer farkı hem de satış fiyatlarındaki
yükseklik, orada sizi çift koldan vuruyor! Para
konusunda şeffaf veriler paylaşmaya bu yazımızda da devam edeceğiz.
Yola şubat
ayında çıktığımız için giderken kış, indiğimizde ilkbahardı. Victoria
eyaletinin başkenti olan Melbourne coğrafi konumundan (güney kutbuna
yakınlığından) dolayı hava tahminlerinde en yüksek yanılma payına sahip
yerlerden biri. Her zaman değişen havaya hazırlıklı olmak gerekiyor.
Tahmin
ettiğimiz oranda da jetlag yaşamadığımız için sabah güne başladık. İlk günü
hasret giderme ve yakınlarla tanışmayla geçirdik.
İlk işimiz
Cairns’e yapacağımız tur için bir turizm acentesine başvurmak oldu. Daha ilk
günden paramızın 2/3’sini harcayarak, muhteşem bir paket tur satın aldık.
İçinde Cairns’e uçak bileti, sevimli bir otelde B&B konaklama,
havaalanı-otel transferi, mercan kayalıklarına öğle yemekli, dalışlı tam gün
tekne turu ve yağmur ormanlarına yapılacak tren ve gondola (teleferik) turunu
kapsıyor. İki kişi, 3 gece konaklama için 1700 $ (AUD) ödedik. Zaten toplamda
2300 $ ile yola çıktığımızdan, Asiyeler’in takviyesiyle eksiği tamamladık :)
Melbourne’da
her yer milli park. Pazar günü bunlardan birine, Mount Dandenong’a gittik. Sık
ve farklı bitki örtüsüyle kaplı yemyeşil yoldan kıvrıla kıvrıla oraya ulaştık. Panoramik
şehir manzarası izleyip botanik bahçesini gezdik. İsterseniz Skyhigh Maze’e
girip büyük labirentte kaybolabilirsiniz. Giriş ücreti yetişkinler için 6,
çocuklara 4 $. Aile indirimi mevcut. Birbirinden güzel dükkanlarda oyuncaktan parfüme kadar her şeyi bulabilirsiniz. Hatta adamlar yaratıcılıkta sınır tanımamış; şekerden bakın neler yapmış:
Sonra Miss Marples Tea Room isimli bir kafeye Scones isimli bir ‘şey’ yemeye gittik. Bu şey, üzerine kremayla servis edilen, yanında tercihen çay içilen meyveli bir kek. Mekan zaten inanılmaz şirin. Girişte masa boşalmasını beklerken oturabileceğiniz bir bölüm var. Her daim kalabalık. Kişi başı yaklaşık 15 $ gibi bir rakam tutuyor. Bizde olsa böyle bir şey bu kadar popüler olmaz ama her şeyi kremayla yiyen Avustralyalılar buna bayılıyormuş.
Sonra Miss Marples Tea Room isimli bir kafeye Scones isimli bir ‘şey’ yemeye gittik. Bu şey, üzerine kremayla servis edilen, yanında tercihen çay içilen meyveli bir kek. Mekan zaten inanılmaz şirin. Girişte masa boşalmasını beklerken oturabileceğiniz bir bölüm var. Her daim kalabalık. Kişi başı yaklaşık 15 $ gibi bir rakam tutuyor. Bizde olsa böyle bir şey bu kadar popüler olmaz ama her şeyi kremayla yiyen Avustralyalılar buna bayılıyormuş.
Ertesi gün
Asiye ve John işe gittikleri için Ali’yle Melbourne’un merkezini yalnız
dolaştık. Şehir merkezini biz yürüyerek gezdik. Ama hop on-hop off’ları da
rahatlıkla kullanabilirsiniz. Duraklarda o konuda bilgilendirme var. Birçok
noktada bisiklet kiralayabileceğiniz istasyonlar da var (kaskınızı yanınızda getiriyor
olmanız gerek). Bir de eski ve çok kısa bir mesafede gidip gelen ücretsiz
tramvay var. Zaten şahsi araç çok tercih edilmiyor, otopark konusunda sıkıntı
yaşanıyormuş. Şehrin merkezi, çevredeki müstakil yerleşimlerden çok farklı
olarak, yüksek binalarla dolu.
Biz şehir
içinde tren kullandık. Merkezde Flinders Street İstasyonu’nda indik. Bu
istasyon tanıtım görsellerinde hep kullanılan sarı bina. Dışı olduğu kadar içi
de çok güzel. İstasyon Federation Square’e açılıyor. Burası hep hareketli. Merkezde
gezilecek çok yer var. Hepsi bir günde bitmiyor.
İlk ilgimizi çeken Graffiti
Sokağı oldu. Burası duvar resimcilerine ayrılmış dar bir sokak. Sanatçılar her
gün duvara birbirinin üstüne yeni resimler yapıyorlarmış :)
Şehirde
birçok park, meydan ve alışveriş merkezi var. Birçoğunun da ismi Queen
Elizabeth ya da Queen Victoria. AVM’ler bizimkilerden çok daha büyük, ferah ve
temalı. Kimi otantik, kimi modern dizayn edilmiş. Bizim beton yığınlarından
hayli farklı. ‘Dünyanın bir ucuna gitmişim, mağaza mı gezeceğim’ demeyin (biz
normalde öyle diyoruz), en azından göz atın. Melbourne Central alışveriş
merkezinin içindeki 50 metrelik kule ve konik cam tavanı çok güzel.
Melbourne’da
Uzakdoğulu akını fazla olduğundan (nüfusun galiba yarısı çekik gözlü) China
Town bölgesi de büyük ve kalabalık.
Şehrin
ortasında uzanan Yarra Nehri rengi itibariyle kötü görünüyor ama temiz.
Princess Köprüsü’nün yanından nehirde tur yapan tekneler kalkıyor.
Merkezde
Melbourne Kraliyet Botanik Bahçesi nefeslenmek için muhteşem bir yer. İçeride
yaklaşık 15.000 tür bitki varmış. War Memorial Museum bu bahçenin içinde. Hem
taşıdığı değer, hem de manzarası ile mutlaka gezilmeli.
Victorian
Arts Centre içinde bulundurduğu müze ve sanat merkeziyle ilgi odağı. Sivri
kulesini şehrin birçok yerinden görebiliyorsunuz.
Queen
Victoria Market şehrin pazarı. Haftanın bazı günleri kuruluyor. Burada
yiyecekten giyime, uygun fiyatlı hediyeliklere kadar aradığınız birçok şeyi
bulabilirsiniz. Bizce mutlaka görülmeli.
Melbourne’a
bir de tepeden bakayım derseniz 15 $ gibi bir rakama Melbourne Observation
Center’a çıkabilirsiniz.
Avustralya’yı
keşfeden Kaptan Cook’un evi de Fitzroy Bahçesi içinde yer alıyor.
Melbourne’un
merkezine yakın St. Kilda isimli yazlık bir bölge var. Merkezden otobüse
binerek rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Muğla’daki İztuzu Plajı’ndan sonra en uzun
kum plajı ilk (daha ötekileri görmemiştim çünkü) orada gördüm. St. Kilda yazın çok hareketli oluyormuş ama
biz orada güvercinleri besleyip henüz açılmayan lunaparkın kocaman ağzına
karşıdan bakıp geri döndük. Dünya Çıplak Bisiklet Sürüşü Festivali’ni de birkaç
günle kaçırmıştık :)
Avustralya,
aslında Anadolu gibi çok farklı iklim ve coğrafyaları bünyesinde barındırıyor.
Bu da ona zengin flora ve fauna sağlıyor. Joannne ve Kevin bunu görmemiz için
bizi Healesville Sanctuary’e, bölgenin en büyük hayvanat bahçesine götürdüler.
Koala, kanguru, platypus, wallaby, Tazmanya canavarı gibi daha birçok bölgeye
özel canlı türü gördük. Özellikle
koalaların sevimliliği anlatılamaz J O kadar okaliptüsten sonra hayat
onlara güzel J
Bize oraya
giderken parlak renkli giysiler giymememizi söylemişlerdi. Sebebini
kurcalamamıştık. Meğer sürprizleri varmış. Kanguruları daha yakından görmemiz
için (bu, hayvanat bahçesi içinde özel bir servis-Magic Moment) bariyerin
arkasına geçtik ve görevli eşliğinde onları sevdik ve besledik J Normalde tekmeleri pek yaman olan bu
kavgacı hayvanlar, parlak renkleri sevmeyebilirlermiş. Önlemin nedeni oymuş. Kanguru
tüyü normalde çok yumuşak olurmuş ama hava yağmurlu olduğundan o gün biraz ıslak
ve sertti.
Bütün hayvanları gördük de, tazmanya canavarı doğum yapmış. Biz gittiğimizde ameliyattaydı. Yavrusu da kutunun içinde saklanmıştı. Bu arada hayvanat bahçesinin içinde tam teşekküllü bir hastane var. O sırada hekimlerin yaptığı operasyon, bekleme salonundaki ekrandan naklen yayınlanıyor.
Ve kuş
gösterisi… Dünyanın birçok noktasında yapılan bir gösteri türü. İnanılmazdı.
Eğitmenlerinin komutuna uyan akbaba, her soruya cevap veren papağan, başınızın
on santimetre üstünden geçen şahin ve kartal… Çok büyüleyiciydi.
Nefes
almaksızın geçirdiğimiz bu tatilde sonraki ziyaretimizi ülkenin en turistik
bölgelerinden birine, Great Ocean Road’a yaptık. Joanne ve Kevin bizim için bir
gece konaklamalı ‘okyanusu kıyıdan gezme’ turu düzenlediler. Biz Egeliler
denize her bakışımızda karşıda mutlaka bir kara parçası görürüz. Bizim için ilk
kez ufuk bu kadar (sürekli) dümdüz… Joanne ‘Ben de denize baktığımda hayatımda
hiç ufuktan başka bir şey görmedim, ilginç olmalı’ dedi. Türkiye’de adacık çok
var, görmeye bekleriz J
Great Ocean
Road yanınızda uzanan okyanusu içinizde hissedeceğiniz 285 km uzunluğunda bir
yol. Okyanus rüzgarları ve güçlü dalgaların oyduğu kayalar, bazen sessiz bazen
coşkun uzayan sahiller göz alıcı.
Duyduğumuza göre bu yol 1. Dünya Savaşı’nda
ölen askerlerin anısına 2. Dünya Savaşı’ndan dönen askerler tarafından yapmış.
Great Ocean
Road sürprizlerle dolu bir yol. Yolda ağaçlarda dinlenen koalalar görmek mümkün
J
Temmuz ayında
büyük balina göçlerinin izlendiği Apollo Koyu ve deniz feneri (Not: Göç
döneminde fenerin hemen yanında konaklama yapılabilen tesis bulunmakta), Otway
Fly Treetop Adventures ismindeki macera parkı ve tabi ki Twelve Apostles
kayalıkları. Ayrıca yol üzerinde hem yürüyüş hem de fotoğraf çekimi için
destinasyonlar var ve özel turlar da düzenleniyor.
İlk durağımız
Deniz Feneri (Cape Otway Lightstation). Gözlem noktasına çıkıp okyanusu göz
alabildiğine seyrettik. Fenerin hemen arkasındaki Aborijin yerleşiminin
izlerini ziyaret ettik (Aboriginal Cultural Site).
Sonraki durağımız Port Campbell Ulusal Parkı sınırlarında Twelve Apostles (On İki
Havariler). Eski adı Anne Domuz ve Yavruları (Sow and Piglets) imiş, sonradan
değiştirilmiş. Her yıl milyonlarca turisti kendine çeken bir doğal oluşum.
Okyanus ve rüzgarın güçlü aşındırmasıyla oluşmuş ve tabi ki aşındırma halen
devam etmekte. Kayaların her yıl iki santimetre çöktüğü belirtiliyor. İsmi 12
olsa da görülebilen kayalık sayısı 7. Bu
muhteşem güzelliği hava şartlarına bağlı olarak kano ile denizden, dalış
ekipleriyle denizaltından (bir de sualtında balıkadamların ilgi odağı olan bir
gemi enkazı varmış) ya da helikopterle havadan görebilirsiniz.
12 Apostles
kadar yoldaki diğer kaya oluşumları da muhteşem aslında. Özellikle gün batımı seyri gerçekten güzel.
Gece bir
karavan parkında (ki bu tip konaklama burada çok yaygın) konakladık. Kate’in
özel içkisi Graileys (Graham ailesinin spesiyal Baileys'i.) ile de akşamımızı tatlandırdık J Kaldığımız prefabrik evde her türlü
donanım vardı ve tertemizdi.
Duraklarımızdan diğeri Otway Fly Treetop Adventures. İçeride tamamen ağaçlara kurulan iskelelere kurulu istasyonlar var. Travers geçişler ve türlü atraksiyonlar yapılıyor. Rehber eşliğinde kah ‘aman canım iki ağaç geçeceğiz hepi topu, ne var bunda’; kah ‘biri şunu durdursuuuunnnn’ dediğiniz bir eğlence parkı burası.
Great Ocean Road’tan
döndüğümüzde özel bir Avustralya kahvaltısı için Warburton’a davet edildik.
Yine muhteşem doğa içinde uzayan yollarla küçük bir yerleşime ulaştık.
Bir
restorana girdik (Three Sugars) ve kahvaltı için siparişimizi verdik. Gelen
tabak bizim için tam bir hayal kırıklığıydı. Haşlanmış ıspanak, hash browns
(Türkiye’de de var-rende patates tavası diye geçiyor; o fena değildi), bizdeki
çılbırın üzerine sos dökülmüş hali gibi, tarif bile edemeyeceğimiz garip
şeylerden oluşan bir kahvaltıydı.
Benim mağaracılıkla
ilgilendiğimi bilen Joanne ve Kevin bizi bir de mağaraya götürdüler. Ben
ekipmanımı takınmış bulduğum küçük deliklerden büyük dehlizlere inerken, Ali de
bir çiftin aracın römorkunda getirdiği ve araziye çıktığı cross motorlarla
ilgilendi.
Her yerde olduğu gibi burada da doğa muhteşemdi. Yol üzerinde şelaleler
ve irili ufaklı göller var. Burada paylaşmadığımız, doğanın güzelliğini
yansıtan daha da yüzlerce fotoğrafımız var…
O günün
akşamı Avustralya futbolu izlemek üzere Collingwood maçına gittik. Maç biletini
otopark girişiyle birlikte satın alabiliyorsunuz. Sistem orada da kargaşasız
işliyor. Ama maç çıkışı trafiği, bizdekinden hiç farklı değil.
Maçın hemen
ardından Melbourne yakınındaki Philip Island’a yola çıktık. Burası için iki tam
gün ayırdık. Küçücük bir yer olmasına rağmen aktivite bol. Geceyi John’un
babasının evinde geçirip ertesi sabah erkenden güne başladık. Önce beyler go-kart
yapmak istedikleri için Motogp’nin Avustralya ayağı olan Philip Island pistine
gittik. Pistin birebir aynısını, daha küçük haliyle go-kart için yapmışlar. 58
$ para ödedik.
Sonra öğle yemeği için fish & chips aldık. (56 $/5 kişilik) Balık konusunda başarılı olduklarını
düşünüyorum. Hem çeşit çok hem de lezzetli. Özellikle köpekbalığı eti çok
güzeldi. Ertesi gün golf oynamaya
gittik. Burada iki kişi ve golf arabası için 60 $ ödedik. Ali ve John golf
oynarken ben de arabayla dolaşıp topları topladım J
Sonra
çikolata fabrikasına gittik. Orada hem üretim bandını gezebiliyor hem de
kafesinde bir şeyler atıştırıp marketinden çikolata satın alabiliyorsunuz.
Güzeldi ama esas bomba; Amazing Park! Kişi başı giriş ücretinin 20 $ olduğu bu
parkta her şey sizin algılarınızı yanıltmak üzerine kurulu. Aşağıdan yukarıya
akan sular, sizi küçücük ya da kocaman gösteren aynalar, yerçekimsiz ortam
hissi veren uzay boşluğu kandırmacası, içinden maket adam fırlayan tuvalet
kabinleri… gerisini söylemeyeceğim, gidecek olanlara sürpriz (ama gerçekten
sürpriz) olsun J
Philip
Island’da izlenecek en muhteşem şey Penguin Parade. Dünyanın en küçük
penguenlerinin akşam saatlerinde denizden çıkıp yuvalarına yaptıkları birkaç
yüz metrelik yolculuklarına tanık oluyorsunuz. Penguin Parade Ziyaretçi Merkezi’ne
kişi başı 21 $ ödeyerek giriş yapıyorsunuz. (Bu ücret, içeride alacağınız
hizmet kapsamına ve kişi sayısına göre değişiyor.) Sahile tribün kurulmuş. Bu
sayede yüz elli kişi, avdan dönen penguenleri hiç rahatsız etmeden
izleyebiliyor. İsterseniz biraz daha ücret ödeyerek Sky Box ismi verilen bir
kuleden de izleyebilirsiniz (ki bence pek gerek yok). Güneş batmadan önce
sahilde yerinizi almış olmanız gerek. Flaşlı kamera çekimi yasak. Çünkü flaş
bir tane pengueni rahatsız eder ve kaçırırsa hepsi birden geri gidiyormuş.
Sadece tanık olacağımız yürüyüşün iptaliyle kalmaz, hayvanları da yuvasından
edebiliriz.
Güneş
batarken önce bir ‘öncü penguen’ kıyıda görünüyor. Sahile yavaş yavaş çıkıyor
ve ortalığı kolaçan ediyor. Asayiş berkemal ise diğerleri de peşinden geliyor J
O kadar tatlılar ki, anlatamam. Yüzlerce küçük penguen
kıyıdan paytak paytak yürüyerek iç kısımlardaki yuvalarına gidiyorlar. Siz de
onların hemen yanından, yapılan tahta iskelelerin üstünden yürüyorsunuz. Çok
sevimliler, sadece birazcık kötü kokuyorlar. Mutlaka görülmeli. Çekim yasak ama
dayanamayıp çok kısa bir video çektik. J
Melborne’dan
sonra arabaya atlayıp Asiye ve John ile birlikte Sydney’e doğru yola çıktık.
Yol üstünde Ballarat ve başkent Canberra’da konakladık. Yol toplam 1300 kilometre.
İlk durağımız
Ballarat’tı. Burası Avustralya topraklarında altın olduğu anlaşılan dönemde
istilaya uğramış, kaynaklar tükenince de terk edilmiş bir şehir. O dönem burada
yaşamış kişiler zengin olduklarından, mimari de süslü ve gösterişli. Bol
işlemeli tiyatro salonları, heybetli binalar, geniş caddeler… Ama çok ıssız ve
kasvetli bir yer.
Konakladığımız
yer bir Guest House. Hemen hemen her yer gibi bu bina da oldukça eskiydi.
Tavanları yüksek, merdivenleri kırmızı halı kaplıydı. (Tek sorun tuvaletin
yanından burnunuzu tıkayıp koşarak geçmeniz gerekiyor J )
Öğle
saatlerinde şehre vardık. Önce kısa bir yürüyüş yaptık. Yemek yemek için
Nando’s isimli bir zincir restorana girdik. Yemekleri çok iyiydi. Başta
Asiyeler’in neden bu şehirde konaklamak istediklerini anlamadık çünkü yapacak
hiçbir şey yok gibi görünüyordu. İçinden geçip gitmek yeterli gibiydi. Üniversitesi
bile terk edilmiş film stüdyosuna benziyordu. Yanılmışız. Esas şölen ertesi gün
başlayacakmış J
Ertesi sabah
Sovereign Hill isimli bir turistik kasabaya gittik. Gördüğüme inanamadım.
Burası 1850’li yıllarda orada sürdürülen yaşamın aynen resmedildiği bir açık
hava müzesi. Döneme uygun yöresel giysili insanlar (atını motelin yanındaki
ahıra bağlayan kovboy, barda içki içen şerif, çantasıyla mektup dağıtan
postacı, at için nal, koşum, at arabası için tekerlek üreten atölyeler…) ve o
dönemin birebir atmosferi. Altın bulmak
için dünyanın dört bir yanından gelen insanlar bu kasabayı kurmuş, ve şuan
turistik olarak aynen yaşatılmaya çalışılıyor. (Ben de böyle bir iş yapmak
istiyorum! Oradaki kadınlar gibi, kabarık elbiseler giyip bütün gün ortalıkta
dolaşmak ve turistlerle fotoğraf çektirerek para kazanmak istiyorum!)
İçeride kendi
adınıza ‘WANTED! DEAD OR ALIVE’ yazılı afişler bastırabilir, otantik barında
bir şeyler içebilir, at arabasıyla kasaba turu yapabilir, yerel giysilerden
satın alabilir; ve en önemlisi de maden
turu yapabilirsiniz.
Kasabadaki altın madeninde geçmişte büyük bir göçük
yaşanmış ve çok sayda işçi hayatını kaybetmiş. Bu madene, aynen onların eskiden
yaptığı gibi, raylar üzerinde küçük tren gibi bir şeyle iniliyor. Kapkaranlık
bir kısımdan geçerek yerin altına doğru iniyorsunuz. Orada yürüyerek dolaşıp,
yaşanan kazanın olduğu noktaya geliyorsunuz. Kazayla ilgili üç boyutlu bir gösteri
hazırlamışlar. Hayatımda izlediğim en iyi anı-gösteriydi. O koşullarda orada
yaşamayı, ailelerin karşılaştığı zorlukları ve kazayı anlatan muhteşem bir
sunum.
Bu küçük
turistik kasabanın içinden bir nehircik geçiyor. Burada leğeni kapan samanlıkta
iğne arar gibi çamurda altın aramaya girişiyor. Her yıl 25.000 AUD değerinde
küçük altın parçacıklarını nehre serpiştiriyorlar. Gözleriniz sağlamsa ve
şanslıysanız küçücük altın parçacıkları elinize geliyor. Biz de birkaç tanesine
denk gelebilme umuduyla hayli çaba harcadık ama John dışında hiçbirimiz sonuca
ulaşamadık :)
Akşamüstü
saatlerinde Canberra’ya vardık. Geceyi Forrest Hotel&Apartments isimli
apart otelde geçirdik. Her türlü donanıma sahip (çamaşır ve kurutma
makinesinden fırına kadar) tertemiz odaların fiyatı gecelik iki kişi 135 $. Ertesi
sabah erkenden uyanıp yakındaki marketten kahvaltılık malzeme alıp soframızı
kurduk. Sonra da şehri gezmek üzere kendimizi dışarı attık.
Canberra
başkent olmasına karar verildikten sonra gelişmeye başlamış. Canberra Aborjin
dilinde ‘buluşma noktası’ anlamına geliyormuş. Şehirde bir Yarra Nehri yok ama
Burley Griffin Gölü var ve insanın gözünü gönlünü açıyor.
Avustralya
Ulusal Müzesi görülmesi gereken yerlerden biri. Girişi ücretsiz.
Avustralyalılar (ya da beyaz Avrupalılar diyelim) Aborjinler’e az çektirmemiş,
malumunuz. Bugünün Avustralya’sı bu zulümleri kabullenmiş ve bu toprakların
gerçek sahiplerinden özür dilemiş.
Australian War
Memorial- Savaş Anıları Müzesi her milletin gezmesi gereken bir yer bence. Zira
savaştıkları ya da birlikte savaşa katıldıkları tüm milletlere yer veren emsal
niteliğinde bir müze. Savaşmış binlerce ANZAK askerinin isimleri duvarlarda
yazılı.
Savaşılan cephelerin ve girilen savaşların isimleri de yine her yerde yazıyor. Unutmuyor ve unutturmuyorlar. Gelibolu tüm detaylarıyla anlatılıyor. Kriket oynamaya götürüldüğünü zannederek yola çıkarılan ve kendini Anadolu kıyısında cephede bulan ANZAK askerlerinin vahim durumu, Türk askerleriyle savaşırken kurulan dostluklar, savaşlarda kullanılan tanklar, uçaklar… Savaşın tüm çirkinlikleri bu müzede samimiyetle tasvir edilmiş, belgelenmiş ve sergilenmiş.
Dünyanın birçok yerinde müze gezdik. Bunlardan biri de Yunanistan Meteora’daki müze. Düşman ülkenin askerleri, saldırmak ve kazanmak (!) marifetmiş gibi resmedilirken, bu müzede, sadece çıkarlar üzerine girişilen bir savaşın, değil marifet, bir katliam olduğu ifade ediliyor. Sanırım gelişmiş ülkeler ulusal bellek ve başarılarını kopardıkları kelle sayısıyla değil, insanlığa kattıkları değerlerle ölçüyor.
Savaşılan cephelerin ve girilen savaşların isimleri de yine her yerde yazıyor. Unutmuyor ve unutturmuyorlar. Gelibolu tüm detaylarıyla anlatılıyor. Kriket oynamaya götürüldüğünü zannederek yola çıkarılan ve kendini Anadolu kıyısında cephede bulan ANZAK askerlerinin vahim durumu, Türk askerleriyle savaşırken kurulan dostluklar, savaşlarda kullanılan tanklar, uçaklar… Savaşın tüm çirkinlikleri bu müzede samimiyetle tasvir edilmiş, belgelenmiş ve sergilenmiş.
Dünyanın birçok yerinde müze gezdik. Bunlardan biri de Yunanistan Meteora’daki müze. Düşman ülkenin askerleri, saldırmak ve kazanmak (!) marifetmiş gibi resmedilirken, bu müzede, sadece çıkarlar üzerine girişilen bir savaşın, değil marifet, bir katliam olduğu ifade ediliyor. Sanırım gelişmiş ülkeler ulusal bellek ve başarılarını kopardıkları kelle sayısıyla değil, insanlığa kattıkları değerlerle ölçüyor.
Canberra’da
eski ve yeni parlamento binalarını rehber eşliğinde gezdik. Hem gördük hem de güncel işleyiş konusunda
bilgi edindik.
Biz görmedik
ama belirtmeden geçmemeliyiz: Canberra yakınında Atatürk ve Çanakkale
şehitlerini anmak için bir alan yapılmış. Burada bir Atatürk anıtı varmış.
Muhteşem bir şey!
Sydney:
Sydney:
Avustralya’nın
pek çok kişinin başkenti zannettiği en büyük şehri Sydney’e akşam saatlerinde
ulaştık. Burası da diğer pek çok metropol gibi merkezi cafcaflı, içlere
girdikçe farklı yüzlerini ziyaretçilerine gösteren bir şehir. Yine merkezdeki
gökdelenler, çevreye doğru yerini iki katlı sevimli ve düzenli yerleşimlere
bırakıyor.
Opera Binası, Harbour Bridge, Darling Limanı, akvaryum, çevredeki
meşhur plajlar (Bondi, Manly vs), Sürüngen Parkı gibi görülecek birçok yer var.
İnsanları ufaktan Akdeniz geni taşıyor galiba, canlı ve neşeliler J Evine misafir olduğumuz Patricia ve
Ken (John’un teyzesi ve eşi) Surry Hills’de oturuyorlar. Hemen hemen herkes
gibi onların da müstakil bir evi var. Merkez dışında yüksek bina yok zaten.
Trafik ise İstanbul’dan farksız, yemin ederim. Şerit ihlalleri, lüzumsuz
basılan kornalar, sabırsız sürücüler özlemeye başladığımız ülkemizi hatırlattı J Akşamı evde geçirip ertesi sabah
erkenden köprüyü ve Opera Binası’nı görmek için yola çıktık.
Şehir bizi
Harbour Bridge ile karşıladı. Bilmeyen yok zaten. (Yılbaşında üzerinden havai
fişek atılan köprü) Yapı muhteşem. Araç yolunun kenarında yayalara ayrılan özel
ve güvenli bir bölüm yapmışlar; köprüyü yürüyerek geçebilirsiniz. Cesareti ve
vakti olanlar, rehber eşliğinde köprünün en üstüne çıkıp 134 metrede şehri
panoramik seyredebilirler (ücretli). Köprü gerek yukarıdan aşağıya, gerek
aşağıdan yukarıya; kah gece, kah gündüz oldukça fotojenik.
Harbour
Bridge’ten inip merkeze geldiğinizde sizi ‘didgeridoo’ çalan ve para toplayan,
hediyelik boomerang (15 $’dan başlıyor) satan Aborjinler karşılıyor. Aborjin
kültürü ülkenin daha çok iç kesimlerinde kendi halinde yaşasa da, şehir
merkezlerinde turistik birer para kazanma aracına dönüşmüş. Aborjin
asimilasyonu konusu hem ayrı bir uzmanlık hem de hassasiyet konusu. Zira burada
hiç girmeyeceğim… Didgeridoo sesi beni biraz gerdi gerçi, ama onların
kültüründe çok önemli bir yer tutuyor. Boomeranglar gibi bu enstrümanlar da el
işçiliği ile harika şekilde süslenmiş, hediyelik olarak turistlerin ilgisini
çekiyor.
Biz ilk
olarak Rocks denilen kısımdan gezmeye başladık. Rocks Sidney’de yaşamın
başladığı nokta. Gittiğimizde çok
keyifli ve kalabalık bir pazar kurulmuştu. Bölge köprünün hemen altından
başlıyor. Sevimli kafeler ve restoranlar da var. Burası hem sömürgeciliğin
izlerini taşıyor, hem de yeni kurulan modern hayatın ritmini…
Rocks’a
sırtınızı verdiğinizde karşınıza muhteşem Opera Binası çıkacak. Danimarkalı ve
Avustralyalı mimarlar tarafından yapılan binanın içinde performans salonları
var. Her yıl milyonlarca bizim gibi dışını görmeye gelen turisti; bir o kadar
da içindeki etkinlikleri izlemeye gelen turistleri ağırlıyor. Merdivenlerinde
bir kare fotoğraf almak adetten…
Gerçekten muhteşem bir yapı ama biz Opera
House’u uzaktan sevmenin aşkların en güzeli olduğu kanaatine vardık; yakından
öylesine bir bina gibi çünkü…
Darling
Limanı bizim en sevdiğimiz noktalardan biri oldu. Okyanus bulduğu her kıvrımdan
şehrin içine süzülmüş ve irili ufaklı körfezler oluşturmuş. Darling ise çok çok
güzel.
Biz gittiğimizde bir Asya mutfağı festivali de vardı J Burada alışveriş merkezleri,
dükkanlar, kafeler; dinlenme ve atıştırma adına ihtiyacınız olan her şey var.
Sydney Akvaryumu da burada. Akvaryumu bizce kesinlikle gezmelisiniz. Giriş
biletini internetten aldığımız için fiyat daha uygun oldu (yaklaşık 15 $).
İçinde 160 metre sualtı tüneli var. Dev köpekbalıkları ağzını açmış üstünüze
geliyor. Bu akvaryum on bir bin canlı türü barındırıyormuş.
Şehir
merkezinden ister özel (deniz taksi gibi) araçlarla ister toplu taşıma
araçlarıyla çevre plajlara gidebilirsiniz. Biz deniz otobüsü gibi bir taşıtla
Manly Beach’e gittik.
Bu arada şehrin ve önemli yapıların bir de denizden
görünüşlerini fotoğraflamış olduk.
Aslına bakarsanız meşhur plajları bir
tarafa, ülkenin toplam 2500 km okyanus kıyı uzunluğu var ve daha önce
bahsettiğim Great Ocean Road’ta plajların kralını görüyorsunuz. Gerçi denize
bi’ huzur içinde giremedikten sonra ne edeyim ben o plajları? Mavi bayraklı
Özdere sahilim bana yeter J
Zira kıyıda diz hizasına kadar gelebilen köpekbalıkları yüzünden, cankurtaran
kontrolünde olmayan noktalardan denize girmek akıl karı değil. Kalabalıktan bir
süre sıra bekledikten sonra geldiğimiz gibi bir tekneyle şehir merkezine
döndük. Botanik Parkı olmak üzere birkaç tane park gezip (ki her taraf park
zaten) ayaklarımıza kara sular indikten sonra, eve döndük.
Ertesi günü
Ali’yle yalnız dolaşarak geçirdik. Saatlerce fotoğraf çektik, köprüde yürüyüş
yaptık, Pizza Hut’ın 5 $’lık lezzetli pizzasından yedik, hediyelikler aldık...
Monorail adı verilen bir trene bindik. Bu toplu taşıma aracının rayları yerde
değil, yeraltında da değil, yerin oldukça üstünde. Çok eğlenceli ve şehir
planlama açısından mantıklı bir taşıt. Şehrin en kalabalık caddelerinde
durakları var ama duraklar neredeyse hiç yer tutmuyor J Siz de böylece Darling Harbour, China
Town gibi görülesi yerleri yerden birkaç metre yukardan, binaların yaklaşık
üçüncü katı hizasından seyredebiliyorsunuz.
Bir günümüzü
de John’un burada yaşayan akrabalarıyla tanışmaya ayırdık. Gerçekten çok
keyifliydi. Şehrin bir turiste göstermeyen yüzünü de görmüş olduk. Akşamına da
bir Türk restoranında yemek yedik. Dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da
Türk ve Arap kültürü birbirine karışmış durumdaydı L Ama yemekler güzeldi ve
Avustralyalılar Türk lokantalarına ve yemeklerine çok rağbet ediyorlarmış.
Eve döndük ve
ertesi gün çıkacağımız otantik yolculuğa hazırlandık. Bekle bizi Cairns J
Avustralya
denince bizi en çok heyecanlandıran yerlerden biri de Cairns’ti. Burası
Avustralya’nın ekvatoral bölgesi. Dünyaca ünlü mercan kayalıkları, yağmur
ormanları ve tropik plajlarıyla çok merak ettiğimiz bir yerdi. Melbourne’de bir
turizm acentesine giderek Cairns’e havayolu ile ulaşım, konaklama, yağmur
ormanları turu ve mercan kayalıklarına dalışı kapsayan bir paket tur satın
almıştık. Sydney’den yaklaşık 3 saatlik bir uçuşla şehre vardığımızda bizi
nemli ve biraz boğucu bir hava karşıladı. Havaalanından acentenin aracıyla
alınıp otele yerleştirildik (Otel Queens Court). Oteli her anlamda tavsiye
ederiz, çok başarılı; temiz, kahvaltısı fazlasıyla yeterli ve yeri çok güzel.
Şehir gündüz
vakti sakin; bizim turistik yerlere pek benzemiyor. Sonra öğrendik ki, gündüz
çevrede yapacak o kadar çok şey var ki, şehirde vakit geçirmeye gerek yok.
Akşam ise kıpır kıpır bir yer. Otelden gezilecek yerlerle ilgili bilgi alıp
hemen dışarı çıktık. Hayatımızda ilk
defa ekvatoral bir bölgede geziyorduk ve bu çok heyecan vericiydi. Bir anda
yağmur bastırıyor, insanlar kaçışıyor, birkaç dakika sonra da yağmur kesiliyor
ve yerini vıcık vıcık bir havaya bırakıyor.
Cairns’te her
şey muhteşem. Tek sorun insanlar sıcağı ve nemi bertaraf edebilmek için kapalı
mekanlarda klimaya yüklenmişler. Öyle ki, alışveriş merkezinde yemek yerken
soğuğa dayanamayıp dışarı çıktığımız oldu. O kadar soğuk ki, uyuşmaya
başlıyorsunuz. O sıcakta yanımızda ceket taşısak olacakmış… Bir de bizim orada
olduğumuz dönem İrlandalılar’ın kutladığı St. Patrick gününe denk geldi (17
Mart). O yüzden bütün Irish Pub’larda
kocaman yeşil şapkalar takmış insanlar kutlama yapıyordu J
Sadece
sokakta yaşayan insan sayısı oldukça fazla. Başta güvensiz bir his yaratsa da,
hepsi kendi halinde.
Cairns çok
büyük ve kalabalık bir şehir değil. Hediyelik eşya konusunda fiyatlar oldukça
uygun ama yeme-içme gerçekten çok pahalı. Bu konuda hazırlıklı gitmenizi
öneririm. Keyifli bir marinası, alışveriş merkezleri, gece pazarları, güzel
kafeleri ve en önemlisi de LAGÜN’ü (Cairns Esplanade) olan bir yer. Bu lagün
denizin kenarında kurulmuş yapay bir deniz. Havuz gibi ama kum bir yapay
sahilden giriyorsunuz. Gece gündüz yüzmeye açık. Hemen yanında ücretsiz soyunma
kabinleri ve duşluklar var. Şubat ayında, yağmurun altında, gece vakti deniz
keyfi :)
Ertesi gün
katılacağımız mercan kayalıkları turu için (Great Barrier Reef) bir sualtı
fotoğraf makinesi aldık. Bizimki filmli bir makineydi. Sonradan keşke dijital
sualtı makinesi alsaydık diye pişman olduk. Zira hem makine, hem baskı maliyeti
ve çekim sayısı azlığından dolayı, dijital çok daha ekonomik olacaktı ve daha
çok çekim yapabilecektik.
Ertesi sabah
erkenden acentenin servisi bizi gelip otelden aldı. Hem iç hem dış alanı
bulunan bir katamaranla yola çıktık (bu önemli bir ayrıntı; çünkü iç mekanlar
boğucu sıcaktan kurtulmak için klimalarla buzzzzz gibi bir hale getiriliyor;
soğuktan içerilerde duramıyorsunuz). O gün hava kapalı ve yer yer yağmurluydu.
Sualtında görüş mesafesinin kısalacağından endişelendik ama mercan bölgesi ne
kadar sığ olsa da su hiç bulanmıyor :)
Mercan resifi genel olarak 2600 km uzunluğunda ve 900 adet mercan adasını kapsıyor. Bu turda farklı duraklar var. İlki Green Island. Orada da özel dalış noktaları varmış.
Biz bir diğer noktaya dalmak üzere devam ettik. Vardığımızda teknede öğle yemeği servisini başlattılar ama bizim gözümüz yemek falan görmedi. Giyinip kendimizi denize attık. Bölgenin köpekbalıkları için her ne kadar ‘friendly’ dense de, cankurtaranlar orada kaldığımız süre boyunca gözlem yaptılar.
Mercan resifi genel olarak 2600 km uzunluğunda ve 900 adet mercan adasını kapsıyor. Bu turda farklı duraklar var. İlki Green Island. Orada da özel dalış noktaları varmış.
Biz bir diğer noktaya dalmak üzere devam ettik. Vardığımızda teknede öğle yemeği servisini başlattılar ama bizim gözümüz yemek falan görmedi. Giyinip kendimizi denize attık. Bölgenin köpekbalıkları için her ne kadar ‘friendly’ dense de, cankurtaranlar orada kaldığımız süre boyunca gözlem yaptılar.
Mercanlar çok
uzun yıllar süren bir kolonileşme süreciyle oluşan canlı toplulukları. O renk
cümbüşünü yakından görmek, parmağının ucundaki o bambaşka dünyaya dokunmak
muhteşem bir his. Bu arada dalış için farklı teknikler (ve ücretler) söz
konusu. Ama amacınız sadece mercanları ‘görmekse’ derin dalış opsiyonlarına
gerek olmadığını düşünüyoruz. Biz birer maske & şnorkel ile dalışın kralını
yaptık J
Dalıştan
sonra isteyenler denizaltı ile de dolaşabiliyor. O dünyayı daha geniş bir
alanda görmek, hele bir de yolda köpekbalıklarıyla karşılaşmak çok çok güzeldi.
Tek sorun yine ‘soğuk’. Buzzz gibi bir ortamda ıslak mayoyla kalmak fena…
Ertesi gün
maceramız karada devam etti. Kuranda Scenic Railway ile muhteşem bir yağmur
ormanları turu yaptık. Cairns’teki sevimli bir istasyondan çoookkk sevimli bir
trene binerek ormanın içine daldık. Aralarda büyük şelalelerde (Barron Falls) fotoğraf molaları verdik. Yamaçlara çöken sis gerçekten mistik bir atmosfer yaratıyordu. İrili ufaklı tünellerden, uzun vadilerden, küçük köylerin yanından geçtik.
Tren yolculuğumuz Kuranda İstasyonu’nda sona erdi. Orası küçük ve turistik bir yerleşim yeri. Tarif edilmesi imkansız bir bitki örtüsüne sahip. Her yerden bir sürüngen çıkabiliyor. Aniden yağmur bastırabiliyor ve birden güneş açabiliyor :)
Tren yolculuğumuz Kuranda İstasyonu’nda sona erdi. Orası küçük ve turistik bir yerleşim yeri. Tarif edilmesi imkansız bir bitki örtüsüne sahip. Her yerden bir sürüngen çıkabiliyor. Aniden yağmur bastırabiliyor ve birden güneş açabiliyor :)
İlk ziyaret
noktamız Dinozor Müzesi oldu.
Ardından yerleşimin bittiği noktadaki çamurlu nehrin kıyısında yürüyüş yaptık ve nehirde, çok uzaktan da olsa timsah gördük (ki, bu bölgenin hayvanat bahçelerinin hepsinde mutlaka birkaç çeşit timsah var; görmek için nehirde gözlem yapmaya gerek yok). Yolun çamura bulanıp nehirle birleştiği noktada daha fazla ilerleyemeyip geri döndük.
Ardından yerleşimin bittiği noktadaki çamurlu nehrin kıyısında yürüyüş yaptık ve nehirde, çok uzaktan da olsa timsah gördük (ki, bu bölgenin hayvanat bahçelerinin hepsinde mutlaka birkaç çeşit timsah var; görmek için nehirde gözlem yapmaya gerek yok). Yolun çamura bulanıp nehirle birleştiği noktada daha fazla ilerleyemeyip geri döndük.
Kuranda’da
kelebek çeşitlerini görebileceğiniz ekstra ücrete tabi alanlar, sevimli kafe ve
küçük lokantalar, marketler var. Biz de küçük bir dondurma molası verdik. Ama
zamanımızı oturarak geçirmek istemedik ve oyalanmadan yola koyulduk…
Gelişini
trenle yaptığımız yolculuğun dönüşünde teleferiğe bindik. Hem ürkünç hem de
heyecan vericiydi. Upuzun ağaçlar yukarıdan bakıldığında brokoliye benziyor ve
küçücük görünüyordu. Yüksekliği ve düşersek en az on gün kimsenin bizi
bulamayacağını düşünmemeye çalıştım. Zira ben renkten renge girerken Ali bol
bol fotoğraf çekti J
Teleferikte dörder kişilik kabinler var. Duraklarda isterseniz iniyor,
istediğiniz kadar geziyor, sonra yine teleferiğe (diğer adıyla gondolaya) binip
bir sonraki durağa geçiyorsunuz. Hava yağmurlu ya, mevzuya alışkın olmayan ve
ıslanmak istemeyen turistler için şemsiye hizmeti de var :)
Cairns’teki
üç günlük rüya gibi tatilimiz sona erdi ve acentenin bizi karşılamak için
yolladığı araç, bu sefer bizi geri yollamak için havaalanına geldi. Tur paketinin
içinde satın aldığımız biletle Melbourne’a uçtuk.
Hayatımızda
yaptığımız en muhteşem seyahatlerden biri Avustralya oldu. Her telden çalan
havası, çekik gözlü nüfusu, enteresan kahvaltısı, değişik flora ve faunası, muhteşem
coğrafyası ile ada-kıta geride kaldı; en azından şimdilik.
Biz dünyanın
bu uzak ülkesini sevdik. Belki sonraki sefer yolumuz Yeni Zelanda’ya düşer…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder