18 Mart 2015 Çarşamba

Avustralya 23/02/2012-24/03/2012

2012 yılının şubat ayında Ali’nin ablası Asiye’yi ve eşi John’u görmek için dünyanın bize göre en uzak kıtasına, Avustralya’ya yola çıktık. Bu, önceden detaylı planlanmış, bir ayda gezilebilecek her yere gidilmiş, bütün uğraşlara rağmen bütçesinde açık oluşmuş, ama yine de her şeye fazlasıyla değmiş bir tatil oldu.


Avustralya için birkaç farklı uçuş güzergahı ve havayolu firması var. Biz Emirates ile, Dubai aktarmalı ve Malezya duraklamalı, bir gün kadar süren bir uçuş yaptık. Uçağın konforu ve yemekler çok başarılıydı. 



Hiç sıkıntı yaşamadan Melbourne’a indik. Avustralya bir ada olduğundan ve sosyal kuralları çok katı olduğundan, kapıda güvenlik önlemleri çok sıkı. Hem ülkeye, ekosisteme zarar verecek bir şey sokamıyorsunuz; hem de kaçakçılık gibi konularda çok dikkatliler. (Bakınız:  Discovery Channel Sınır Güvenliği programı)


Biz bu ülkeyi en çok 1. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde savaştığımız ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda Askeri Gücü) ile biliyoruz. Bizim için olduğu kadar onlar için de önem taşıyan bu tarihi olayın detaylarına daha sonra değineceğim.


Avustralya İngiltere kraliçesine sembolik olarak bağlı olsa da, kendi parlamentosu tarafından, eyalet sistemiyle yönetiliyor. Birkaç yıl önce kraliyetten ayrılmak konusunda halkın talebini ölçmek için referandum yapılmış;  halk kraliyetten kopmak istemediğini ortaya koymuş. Başkenti Canberra, en kalabalık şehri ise Sydney. 1970’lerde bütün dünyadan yoğun göç almaya başlayarak, nüfus profili oldukça değişmiş.


Refah düzeyi yüksek bir ülke. İnsanlar genelde müstakil evlerde ve en az iki-üç çocuk yaparak yaşıyorlar. Coğrafi alan fazla, nüfus da çok çok az olduğundan birbirlerine fazla temas etmiyorlar. Bu kimine göre huzur, kimine göre yalnızlık olabilir. Ben Akdeniz geni taşıyan biri olarak, seçim yapmam gerekirse, konserve gibi üst üste yaşamayı seçecek olanlardanım. Her yer büyüleyici boyutta yemyeşil. Bizim bir hatıra ormanındaki ağaç kadar, onların sadece evlerinin bahçesinde ağaç var. Her evin bir bahçesi ve hatta bahçede çocuğu için oyun parkı var. Böylece kimse birbirinin mangal kokusunda boğulmuyor; ama çocuklar, tanımadığı başka çocuklarla parkta oynamayı bizimkiler kadar öğrenmiyor.
Bir de elektrik prizleri farklı; aman unutmayın!


Mesafeler birbirine çok uzak. Tabi ki akaryakıt bizdeki kadar pahalı değil. Ulaşım, fazla masraf yaratmıyor. Tren ağı birçok noktaya ulaşıyor. İnsanların şehir merkezine gitmek için trende geçirdikleri süre uzun olduğundan, yemek yeme gibi aktivitelerini trende de yapmaya aynen devam ediyorlar.


Mezuniyet oranı bizdeki kadar yüksek değil. Demek ki sadece üniversite açıp gençleri ‘okutmakla’ refah düzeyi artmıyormuş!


Doğalarına, kültürlerine, ekosistemlerine ve tarihlerine sahip çıkıyorlar. Turist olarak senden de aynı saygıyı bekliyorlar. (Bizdeki gibi turist velinimettir, ne yapsa yeridir mantığı yok!)

İşin duygusal kısmı, kazancı TL olup da, harcamasını Avustralya Doları olarak yapacak bizler için biraz sıkıntılı. Zira hem değer farkı hem de satış fiyatlarındaki yükseklik, orada sizi çift koldan vuruyor! Para konusunda şeffaf veriler paylaşmaya bu yazımızda da devam edeceğiz. 



Ve işte hikaye….


Yola şubat ayında çıktığımız için giderken kış, indiğimizde ilkbahardı. Victoria eyaletinin başkenti olan Melbourne coğrafi konumundan (güney kutbuna yakınlığından) dolayı hava tahminlerinde en yüksek yanılma payına sahip yerlerden biri. Her zaman değişen havaya hazırlıklı olmak gerekiyor.


Tahmin ettiğimiz oranda da jetlag yaşamadığımız için sabah güne başladık. İlk günü hasret giderme ve yakınlarla tanışmayla geçirdik.



İlk işimiz Cairns’e yapacağımız tur için bir turizm acentesine başvurmak oldu. Daha ilk günden paramızın 2/3’sini harcayarak, muhteşem bir paket tur satın aldık. İçinde Cairns’e uçak bileti, sevimli bir otelde B&B konaklama, havaalanı-otel transferi, mercan kayalıklarına öğle yemekli, dalışlı tam gün tekne turu ve yağmur ormanlarına yapılacak tren ve gondola (teleferik) turunu kapsıyor. İki kişi, 3 gece konaklama için 1700 $ (AUD) ödedik. Zaten toplamda 2300 $ ile yola çıktığımızdan, Asiyeler’in takviyesiyle eksiği tamamladık :)


Melbourne’da her yer milli park. Pazar günü bunlardan birine, Mount Dandenong’a gittik. Sık ve farklı bitki örtüsüyle kaplı yemyeşil yoldan kıvrıla kıvrıla oraya ulaştık. Panoramik şehir manzarası izleyip botanik bahçesini gezdik. İsterseniz Skyhigh Maze’e girip büyük labirentte kaybolabilirsiniz. Giriş ücreti yetişkinler için 6, çocuklara 4 $. Aile indirimi mevcut. Birbirinden güzel dükkanlarda oyuncaktan parfüme kadar her şeyi bulabilirsiniz. Hatta adamlar yaratıcılıkta sınır tanımamış; şekerden bakın neler yapmış:



Sonra Miss Marples Tea Room isimli bir kafeye Scones isimli bir ‘şey’ yemeye gittik. Bu şey, üzerine kremayla servis edilen, yanında tercihen çay içilen meyveli bir kek. Mekan zaten inanılmaz şirin. Girişte masa boşalmasını beklerken oturabileceğiniz bir bölüm var. Her daim kalabalık. Kişi başı yaklaşık 15 $ gibi bir rakam tutuyor. Bizde olsa böyle bir şey bu kadar popüler olmaz ama her şeyi kremayla yiyen Avustralyalılar buna bayılıyormuş. 



Ertesi gün Asiye ve John işe gittikleri için Ali’yle Melbourne’un merkezini yalnız dolaştık. Şehir merkezini biz yürüyerek gezdik. Ama hop on-hop off’ları da rahatlıkla kullanabilirsiniz. Duraklarda o konuda bilgilendirme var. Birçok noktada bisiklet kiralayabileceğiniz istasyonlar da var (kaskınızı yanınızda getiriyor olmanız gerek). Bir de eski ve çok kısa bir mesafede gidip gelen ücretsiz tramvay var. Zaten şahsi araç çok tercih edilmiyor, otopark konusunda sıkıntı yaşanıyormuş. Şehrin merkezi, çevredeki müstakil yerleşimlerden çok farklı olarak, yüksek binalarla dolu.


Biz şehir içinde tren kullandık. Merkezde Flinders Street İstasyonu’nda indik. Bu istasyon tanıtım görsellerinde hep kullanılan sarı bina. Dışı olduğu kadar içi de çok güzel. İstasyon Federation Square’e açılıyor. Burası hep hareketli. Merkezde gezilecek çok yer var. Hepsi bir günde bitmiyor. 


İlk ilgimizi çeken Graffiti Sokağı oldu. Burası duvar resimcilerine ayrılmış dar bir sokak. Sanatçılar her gün duvara birbirinin üstüne yeni resimler yapıyorlarmış :)



Şehirde birçok park, meydan ve alışveriş merkezi var. Birçoğunun da ismi Queen Elizabeth ya da Queen Victoria. AVM’ler bizimkilerden çok daha büyük, ferah ve temalı. Kimi otantik, kimi modern dizayn edilmiş. Bizim beton yığınlarından hayli farklı. ‘Dünyanın bir ucuna gitmişim, mağaza mı gezeceğim’ demeyin (biz normalde öyle diyoruz), en azından göz atın. Melbourne Central alışveriş merkezinin içindeki 50 metrelik kule ve konik cam tavanı çok güzel.


Melbourne’da Uzakdoğulu akını fazla olduğundan (nüfusun galiba yarısı çekik gözlü) China Town bölgesi de büyük ve kalabalık.



Şehrin ortasında uzanan Yarra Nehri rengi itibariyle kötü görünüyor ama temiz. Princess Köprüsü’nün yanından nehirde tur yapan tekneler kalkıyor.



Merkezde Melbourne Kraliyet Botanik Bahçesi nefeslenmek için muhteşem bir yer. İçeride yaklaşık 15.000 tür bitki varmış. War Memorial Museum bu bahçenin içinde. Hem taşıdığı değer, hem de manzarası ile mutlaka gezilmeli.



Victorian Arts Centre içinde bulundurduğu müze ve sanat merkeziyle ilgi odağı. Sivri kulesini şehrin birçok yerinden görebiliyorsunuz.


Turistlerin ilgi gösterdiği bir başka yer de Aquarium. Ama biz girmedik, merakımızı Sydney’deki büyük akvaryuma sakladık.


Queen Victoria Market şehrin pazarı. Haftanın bazı günleri kuruluyor. Burada yiyecekten giyime, uygun fiyatlı hediyeliklere kadar aradığınız birçok şeyi bulabilirsiniz. Bizce mutlaka görülmeli.


Melbourne’a bir de tepeden bakayım derseniz 15 $ gibi bir rakama Melbourne Observation Center’a çıkabilirsiniz.


Avustralya’yı keşfeden Kaptan Cook’un evi de Fitzroy Bahçesi içinde yer alıyor.
Melbourne’un merkezine yakın St. Kilda isimli yazlık bir bölge var. Merkezden otobüse binerek rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Muğla’daki İztuzu Plajı’ndan sonra en uzun kum plajı ilk (daha ötekileri görmemiştim çünkü) orada gördüm.  St. Kilda yazın çok hareketli oluyormuş ama biz orada güvercinleri besleyip henüz açılmayan lunaparkın kocaman ağzına karşıdan bakıp geri döndük. Dünya Çıplak Bisiklet Sürüşü Festivali’ni de birkaç günle kaçırmıştık :)



Avustralya, aslında Anadolu gibi çok farklı iklim ve coğrafyaları bünyesinde barındırıyor. Bu da ona zengin flora ve fauna sağlıyor. Joannne ve Kevin bunu görmemiz için bizi Healesville Sanctuary’e, bölgenin en büyük hayvanat bahçesine götürdüler. Koala, kanguru, platypus, wallaby, Tazmanya canavarı gibi daha birçok bölgeye özel canlı türü gördük.  Özellikle koalaların sevimliliği anlatılamaz J O kadar okaliptüsten sonra hayat onlara güzel J

Bize oraya giderken parlak renkli giysiler giymememizi söylemişlerdi. Sebebini kurcalamamıştık. Meğer sürprizleri varmış. Kanguruları daha yakından görmemiz için (bu, hayvanat bahçesi içinde özel bir servis-Magic Moment) bariyerin arkasına geçtik ve görevli eşliğinde onları sevdik ve besledik J Normalde tekmeleri pek yaman olan bu kavgacı hayvanlar, parlak renkleri sevmeyebilirlermiş. Önlemin nedeni oymuş. Kanguru tüyü normalde çok yumuşak olurmuş ama hava yağmurlu olduğundan o gün biraz ıslak ve sertti.


Bütün hayvanları gördük de, tazmanya canavarı doğum yapmış. Biz gittiğimizde ameliyattaydı. Yavrusu da kutunun içinde saklanmıştı. Bu arada hayvanat bahçesinin içinde tam teşekküllü bir hastane var. O sırada hekimlerin yaptığı operasyon, bekleme salonundaki ekrandan naklen yayınlanıyor.


Ve kuş gösterisi… Dünyanın birçok noktasında yapılan bir gösteri türü. İnanılmazdı. Eğitmenlerinin komutuna uyan akbaba, her soruya cevap veren papağan, başınızın on santimetre üstünden geçen şahin ve kartal… Çok büyüleyiciydi.


Nefes almaksızın geçirdiğimiz bu tatilde sonraki ziyaretimizi ülkenin en turistik bölgelerinden birine, Great Ocean Road’a yaptık. Joanne ve Kevin bizim için bir gece konaklamalı ‘okyanusu kıyıdan gezme’ turu düzenlediler. Biz Egeliler denize her bakışımızda karşıda mutlaka bir kara parçası görürüz. Bizim için ilk kez ufuk bu kadar (sürekli) dümdüz… Joanne ‘Ben de denize baktığımda hayatımda hiç ufuktan başka bir şey görmedim, ilginç olmalı’ dedi. Türkiye’de adacık çok var, görmeye bekleriz J


Great Ocean Road yanınızda uzanan okyanusu içinizde hissedeceğiniz 285 km uzunluğunda bir yol. Okyanus rüzgarları ve güçlü dalgaların oyduğu kayalar, bazen sessiz bazen coşkun uzayan sahiller göz alıcı.


Duyduğumuza göre bu yol 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerlerin anısına 2. Dünya Savaşı’ndan dönen askerler tarafından yapmış.


Great Ocean Road sürprizlerle dolu bir yol. Yolda ağaçlarda dinlenen koalalar görmek mümkün J


Temmuz ayında büyük balina göçlerinin izlendiği Apollo Koyu ve deniz feneri (Not: Göç döneminde fenerin hemen yanında konaklama yapılabilen tesis bulunmakta), Otway Fly Treetop Adventures ismindeki macera parkı ve tabi ki Twelve Apostles kayalıkları. Ayrıca yol üzerinde hem yürüyüş hem de fotoğraf çekimi için destinasyonlar var ve özel turlar da düzenleniyor.


İlk durağımız Deniz Feneri (Cape Otway Lightstation). Gözlem noktasına çıkıp okyanusu göz alabildiğine seyrettik. Fenerin hemen arkasındaki Aborijin yerleşiminin izlerini ziyaret ettik (Aboriginal Cultural Site).



Sonraki durağımız Port Campbell Ulusal Parkı sınırlarında Twelve Apostles (On İki Havariler). Eski adı Anne Domuz ve Yavruları (Sow and Piglets) imiş, sonradan değiştirilmiş. Her yıl milyonlarca turisti kendine çeken bir doğal oluşum. Okyanus ve rüzgarın güçlü aşındırmasıyla oluşmuş ve tabi ki aşındırma halen devam etmekte. Kayaların her yıl iki santimetre çöktüğü belirtiliyor. İsmi 12 olsa da görülebilen kayalık sayısı 7.  Bu muhteşem güzelliği hava şartlarına bağlı olarak kano ile denizden, dalış ekipleriyle denizaltından (bir de sualtında balıkadamların ilgi odağı olan bir gemi enkazı varmış) ya da helikopterle havadan görebilirsiniz. 


12 Apostles kadar yoldaki diğer kaya oluşumları da muhteşem aslında. Özellikle gün batımı seyri gerçekten güzel.


Gece bir karavan parkında (ki bu tip konaklama burada çok yaygın) konakladık. Kate’in özel içkisi Graileys (Graham ailesinin spesiyal Baileys'i.) ile de akşamımızı tatlandırdık J Kaldığımız prefabrik evde her türlü donanım vardı ve tertemizdi. 


Duraklarımızdan diğeri Otway Fly Treetop Adventures. İçeride tamamen ağaçlara kurulan iskelelere kurulu istasyonlar var. Travers geçişler ve türlü atraksiyonlar yapılıyor. Rehber eşliğinde kah ‘aman canım iki ağaç geçeceğiz hepi topu, ne var bunda’; kah ‘biri şunu durdursuuuunnnn’ dediğiniz bir eğlence parkı burası.


Great Ocean Road’tan döndüğümüzde özel bir Avustralya kahvaltısı için Warburton’a davet edildik. Yine muhteşem doğa içinde uzayan yollarla küçük bir yerleşime ulaştık. 


Bir restorana girdik (Three Sugars) ve kahvaltı için siparişimizi verdik. Gelen tabak bizim için tam bir hayal kırıklığıydı. Haşlanmış ıspanak, hash browns (Türkiye’de de var-rende patates tavası diye geçiyor; o fena değildi), bizdeki çılbırın üzerine sos dökülmüş hali gibi, tarif bile edemeyeceğimiz garip şeylerden oluşan bir kahvaltıydı.


Benim mağaracılıkla ilgilendiğimi bilen Joanne ve Kevin bizi bir de mağaraya götürdüler. Ben ekipmanımı takınmış bulduğum küçük deliklerden büyük dehlizlere inerken, Ali de bir çiftin aracın römorkunda getirdiği ve araziye çıktığı cross motorlarla ilgilendi. 


Her yerde olduğu gibi burada da doğa muhteşemdi. Yol üzerinde şelaleler ve irili ufaklı göller var. Burada paylaşmadığımız, doğanın güzelliğini yansıtan daha da yüzlerce fotoğrafımız var…


O günün akşamı Avustralya futbolu izlemek üzere Collingwood maçına gittik. Maç biletini otopark girişiyle birlikte satın alabiliyorsunuz. Sistem orada da kargaşasız işliyor. Ama maç çıkışı trafiği, bizdekinden hiç farklı değil.


Maçın hemen ardından Melbourne yakınındaki Philip Island’a yola çıktık. Burası için iki tam gün ayırdık. Küçücük bir yer olmasına rağmen aktivite bol. Geceyi John’un babasının evinde geçirip ertesi sabah erkenden güne başladık. Önce beyler go-kart yapmak istedikleri için Motogp’nin Avustralya ayağı olan Philip Island pistine gittik. Pistin birebir aynısını, daha küçük haliyle go-kart için yapmışlar. 58 $ para ödedik. 


Sonra öğle yemeği için fish & chips aldık. (56 $/5 kişilik) Balık konusunda başarılı olduklarını düşünüyorum. Hem çeşit çok hem de lezzetli. Özellikle köpekbalığı eti çok güzeldi. Ertesi gün golf oynamaya gittik. Burada iki kişi ve golf arabası için 60 $ ödedik. Ali ve John golf oynarken ben de arabayla dolaşıp topları topladım J


Sonra çikolata fabrikasına gittik. Orada hem üretim bandını gezebiliyor hem de kafesinde bir şeyler atıştırıp marketinden çikolata satın alabiliyorsunuz. 


Güzeldi ama esas bomba; Amazing Park! Kişi başı giriş ücretinin 20 $ olduğu bu parkta her şey sizin algılarınızı yanıltmak üzerine kurulu. Aşağıdan yukarıya akan sular, sizi küçücük ya da kocaman gösteren aynalar, yerçekimsiz ortam hissi veren uzay boşluğu kandırmacası, içinden maket adam fırlayan tuvalet kabinleri… gerisini söylemeyeceğim, gidecek olanlara sürpriz (ama gerçekten sürpriz) olsun J


Philip Island’da izlenecek en muhteşem şey Penguin Parade. Dünyanın en küçük penguenlerinin akşam saatlerinde denizden çıkıp yuvalarına yaptıkları birkaç yüz metrelik yolculuklarına tanık oluyorsunuz. Penguin Parade Ziyaretçi Merkezi’ne kişi başı 21 $ ödeyerek giriş yapıyorsunuz. (Bu ücret, içeride alacağınız hizmet kapsamına ve kişi sayısına göre değişiyor.) Sahile tribün kurulmuş. Bu sayede yüz elli kişi, avdan dönen penguenleri hiç rahatsız etmeden izleyebiliyor. İsterseniz biraz daha ücret ödeyerek Sky Box ismi verilen bir kuleden de izleyebilirsiniz (ki bence pek gerek yok). Güneş batmadan önce sahilde yerinizi almış olmanız gerek. Flaşlı kamera çekimi yasak. Çünkü flaş bir tane pengueni rahatsız eder ve kaçırırsa hepsi birden geri gidiyormuş. Sadece tanık olacağımız yürüyüşün iptaliyle kalmaz, hayvanları da yuvasından edebiliriz.

Güneş batarken önce bir ‘öncü penguen’ kıyıda görünüyor. Sahile yavaş yavaş çıkıyor ve ortalığı kolaçan ediyor. Asayiş berkemal ise diğerleri de peşinden geliyor J  O kadar tatlılar ki, anlatamam. Yüzlerce küçük penguen kıyıdan paytak paytak yürüyerek iç kısımlardaki yuvalarına gidiyorlar. Siz de onların hemen yanından, yapılan tahta iskelelerin üstünden yürüyorsunuz. Çok sevimliler, sadece birazcık kötü kokuyorlar. Mutlaka görülmeli. Çekim yasak ama dayanamayıp çok kısa bir video çektik. J


Melborne’dan sonra arabaya atlayıp Asiye ve John ile birlikte Sydney’e doğru yola çıktık. Yol üstünde Ballarat ve başkent Canberra’da konakladık. Yol toplam 1300 kilometre.
İlk durağımız Ballarat’tı. Burası Avustralya topraklarında altın olduğu anlaşılan dönemde istilaya uğramış, kaynaklar tükenince de terk edilmiş bir şehir. O dönem burada yaşamış kişiler zengin olduklarından, mimari de süslü ve gösterişli. Bol işlemeli tiyatro salonları, heybetli binalar, geniş caddeler… Ama çok ıssız ve kasvetli bir yer.


Konakladığımız yer bir Guest House. Hemen hemen her yer gibi bu bina da oldukça eskiydi. Tavanları yüksek, merdivenleri kırmızı halı kaplıydı. (Tek sorun tuvaletin yanından burnunuzu tıkayıp koşarak geçmeniz gerekiyor J )

Öğle saatlerinde şehre vardık. Önce kısa bir yürüyüş yaptık. Yemek yemek için Nando’s isimli bir zincir restorana girdik. Yemekleri çok iyiydi. Başta Asiyeler’in neden bu şehirde konaklamak istediklerini anlamadık çünkü yapacak hiçbir şey yok gibi görünüyordu. İçinden geçip gitmek yeterli gibiydi. Üniversitesi bile terk edilmiş film stüdyosuna benziyordu. Yanılmışız. Esas şölen ertesi gün başlayacakmış J


Ertesi sabah Sovereign Hill isimli bir turistik kasabaya gittik. Gördüğüme inanamadım. Burası 1850’li yıllarda orada sürdürülen yaşamın aynen resmedildiği bir açık hava müzesi. Döneme uygun yöresel giysili insanlar (atını motelin yanındaki ahıra bağlayan kovboy, barda içki içen şerif, çantasıyla mektup dağıtan postacı, at için nal, koşum, at arabası için tekerlek üreten atölyeler…) ve o dönemin birebir atmosferi.  Altın bulmak için dünyanın dört bir yanından gelen insanlar bu kasabayı kurmuş, ve şuan turistik olarak aynen yaşatılmaya çalışılıyor. (Ben de böyle bir iş yapmak istiyorum! Oradaki kadınlar gibi, kabarık elbiseler giyip bütün gün ortalıkta dolaşmak ve turistlerle fotoğraf çektirerek para kazanmak istiyorum!)


İçeride kendi adınıza ‘WANTED! DEAD OR ALIVE’ yazılı afişler bastırabilir, otantik barında bir şeyler içebilir, at arabasıyla kasaba turu yapabilir, yerel giysilerden satın alabilir;  ve en önemlisi de maden turu yapabilirsiniz. 


Kasabadaki altın madeninde geçmişte büyük bir göçük yaşanmış ve çok sayda işçi hayatını kaybetmiş. Bu madene, aynen onların eskiden yaptığı gibi, raylar üzerinde küçük tren gibi bir şeyle iniliyor. Kapkaranlık bir kısımdan geçerek yerin altına doğru iniyorsunuz. Orada yürüyerek dolaşıp, yaşanan kazanın olduğu noktaya geliyorsunuz. Kazayla ilgili üç boyutlu bir gösteri hazırlamışlar. Hayatımda izlediğim en iyi anı-gösteriydi. O koşullarda orada yaşamayı, ailelerin karşılaştığı zorlukları ve kazayı anlatan muhteşem bir sunum.


Bu küçük turistik kasabanın içinden bir nehircik geçiyor. Burada leğeni kapan samanlıkta iğne arar gibi çamurda altın aramaya girişiyor. Her yıl 25.000 AUD değerinde küçük altın parçacıklarını nehre serpiştiriyorlar. Gözleriniz sağlamsa ve şanslıysanız küçücük altın parçacıkları elinize geliyor. Biz de birkaç tanesine denk gelebilme umuduyla hayli çaba harcadık ama John dışında hiçbirimiz sonuca ulaşamadık :)


Ballarat’tan sonra Canberra’ya doğru devam ettik. Yol yaklaşık 8 saat sürüyor.



Akşamüstü saatlerinde Canberra’ya vardık. Geceyi Forrest Hotel&Apartments isimli apart otelde geçirdik. Her türlü donanıma sahip (çamaşır ve kurutma makinesinden fırına kadar) tertemiz odaların fiyatı gecelik iki kişi 135 $. Ertesi sabah erkenden uyanıp yakındaki marketten kahvaltılık malzeme alıp soframızı kurduk. Sonra da şehri gezmek üzere kendimizi dışarı attık.



Canberra başkent olmasına karar verildikten sonra gelişmeye başlamış. Canberra Aborjin dilinde ‘buluşma noktası’ anlamına geliyormuş. Şehirde bir Yarra Nehri yok ama Burley Griffin Gölü var ve insanın gözünü gönlünü açıyor.



Avustralya Ulusal Müzesi görülmesi gereken yerlerden biri. Girişi ücretsiz. Avustralyalılar (ya da beyaz Avrupalılar diyelim) Aborjinler’e az çektirmemiş, malumunuz. Bugünün Avustralya’sı bu zulümleri kabullenmiş ve bu toprakların gerçek sahiplerinden özür dilemiş.



Telstra Kulesi kuşbakışı şehir seyri için güzel bir yer. Giriş ücreti 10 $ civarında.




Australian War Memorial- Savaş Anıları Müzesi her milletin gezmesi gereken bir yer bence. Zira savaştıkları ya da birlikte savaşa katıldıkları tüm milletlere yer veren emsal niteliğinde bir müze. Savaşmış binlerce ANZAK askerinin isimleri duvarlarda yazılı. 



Savaşılan cephelerin ve girilen savaşların isimleri de yine her yerde yazıyor. Unutmuyor ve unutturmuyorlar. Gelibolu tüm detaylarıyla anlatılıyor. Kriket oynamaya götürüldüğünü zannederek yola çıkarılan ve kendini Anadolu kıyısında cephede bulan ANZAK askerlerinin vahim durumu, Türk askerleriyle savaşırken kurulan dostluklar, savaşlarda kullanılan tanklar, uçaklar… Savaşın tüm çirkinlikleri bu müzede samimiyetle tasvir edilmiş, belgelenmiş ve sergilenmiş. 




Dünyanın birçok yerinde müze gezdik. Bunlardan biri de Yunanistan Meteora’daki müze. Düşman ülkenin askerleri, saldırmak ve kazanmak (!) marifetmiş gibi resmedilirken, bu müzede, sadece çıkarlar üzerine girişilen bir savaşın, değil marifet, bir katliam olduğu ifade ediliyor. Sanırım gelişmiş ülkeler ulusal bellek ve başarılarını kopardıkları kelle sayısıyla değil, insanlığa kattıkları değerlerle ölçüyor.


Canberra’da eski ve yeni parlamento binalarını rehber eşliğinde gezdik.  Hem gördük hem de güncel işleyiş konusunda bilgi edindik.



Biz görmedik ama belirtmeden geçmemeliyiz: Canberra yakınında Atatürk ve Çanakkale şehitlerini anmak için bir alan yapılmış. Burada bir Atatürk anıtı varmış. Muhteşem bir şey!


Sydney:
Avustralya’nın pek çok kişinin başkenti zannettiği en büyük şehri Sydney’e akşam saatlerinde ulaştık. Burası da diğer pek çok metropol gibi merkezi cafcaflı, içlere girdikçe farklı yüzlerini ziyaretçilerine gösteren bir şehir. Yine merkezdeki gökdelenler, çevreye doğru yerini iki katlı sevimli ve düzenli yerleşimlere bırakıyor. 


Opera Binası, Harbour Bridge, Darling Limanı, akvaryum, çevredeki meşhur plajlar (Bondi, Manly vs), Sürüngen Parkı gibi görülecek birçok yer var. İnsanları ufaktan Akdeniz geni taşıyor galiba, canlı ve neşeliler J Evine misafir olduğumuz Patricia ve Ken (John’un teyzesi ve eşi) Surry Hills’de oturuyorlar. Hemen hemen herkes gibi onların da müstakil bir evi var. Merkez dışında yüksek bina yok zaten. Trafik ise İstanbul’dan farksız, yemin ederim. Şerit ihlalleri, lüzumsuz basılan kornalar, sabırsız sürücüler özlemeye başladığımız ülkemizi hatırlattı J Akşamı evde geçirip ertesi sabah erkenden köprüyü ve Opera Binası’nı görmek için yola çıktık.

Şehir bizi Harbour Bridge ile karşıladı. Bilmeyen yok zaten. (Yılbaşında üzerinden havai fişek atılan köprü) Yapı muhteşem. Araç yolunun kenarında yayalara ayrılan özel ve güvenli bir bölüm yapmışlar; köprüyü yürüyerek geçebilirsiniz. Cesareti ve vakti olanlar, rehber eşliğinde köprünün en üstüne çıkıp 134 metrede şehri panoramik seyredebilirler (ücretli). Köprü gerek yukarıdan aşağıya, gerek aşağıdan yukarıya; kah gece, kah gündüz oldukça fotojenik. 


Harbour Bridge’ten inip merkeze geldiğinizde sizi ‘didgeridoo’ çalan ve para toplayan, hediyelik boomerang (15 $’dan başlıyor) satan Aborjinler karşılıyor. Aborjin kültürü ülkenin daha çok iç kesimlerinde kendi halinde yaşasa da, şehir merkezlerinde turistik birer para kazanma aracına dönüşmüş. Aborjin asimilasyonu konusu hem ayrı bir uzmanlık hem de hassasiyet konusu. Zira burada hiç girmeyeceğim… Didgeridoo sesi beni biraz gerdi gerçi, ama onların kültüründe çok önemli bir yer tutuyor. Boomeranglar gibi bu enstrümanlar da el işçiliği ile harika şekilde süslenmiş, hediyelik olarak turistlerin ilgisini çekiyor. 


Biz ilk olarak Rocks denilen kısımdan gezmeye başladık. Rocks Sidney’de yaşamın başladığı nokta.  Gittiğimizde çok keyifli ve kalabalık bir pazar kurulmuştu. Bölge köprünün hemen altından başlıyor. Sevimli kafeler ve restoranlar da var. Burası hem sömürgeciliğin izlerini taşıyor, hem de yeni kurulan modern hayatın ritmini…


Rocks’a sırtınızı verdiğinizde karşınıza muhteşem Opera Binası çıkacak. Danimarkalı ve Avustralyalı mimarlar tarafından yapılan binanın içinde performans salonları var. Her yıl milyonlarca bizim gibi dışını görmeye gelen turisti; bir o kadar da içindeki etkinlikleri izlemeye gelen turistleri ağırlıyor. Merdivenlerinde bir kare fotoğraf almak adetten… 


Gerçekten muhteşem bir yapı ama biz Opera House’u uzaktan sevmenin aşkların en güzeli olduğu kanaatine vardık; yakından öylesine bir bina gibi çünkü…


Darling Limanı bizim en sevdiğimiz noktalardan biri oldu. Okyanus bulduğu her kıvrımdan şehrin içine süzülmüş ve irili ufaklı körfezler oluşturmuş. Darling ise çok çok güzel. 


Biz gittiğimizde bir Asya mutfağı festivali de vardı J Burada alışveriş merkezleri, dükkanlar, kafeler; dinlenme ve atıştırma adına ihtiyacınız olan her şey var. 


Sydney Akvaryumu da burada. Akvaryumu bizce kesinlikle gezmelisiniz. Giriş biletini internetten aldığımız için fiyat daha uygun oldu (yaklaşık 15 $). İçinde 160 metre sualtı tüneli var. Dev köpekbalıkları ağzını açmış üstünüze geliyor. Bu akvaryum on bir bin canlı türü barındırıyormuş.


Şehir merkezinden ister özel (deniz taksi gibi) araçlarla ister toplu taşıma araçlarıyla çevre plajlara gidebilirsiniz. Biz deniz otobüsü gibi bir taşıtla Manly Beach’e gittik. 


Bu arada şehrin ve önemli yapıların bir de denizden görünüşlerini fotoğraflamış olduk. 


Aslına bakarsanız meşhur plajları bir tarafa, ülkenin toplam 2500 km okyanus kıyı uzunluğu var ve daha önce bahsettiğim Great Ocean Road’ta plajların kralını görüyorsunuz. Gerçi denize bi’ huzur içinde giremedikten sonra ne edeyim ben o plajları? Mavi bayraklı Özdere sahilim bana yeter J Zira kıyıda diz hizasına kadar gelebilen köpekbalıkları yüzünden, cankurtaran kontrolünde olmayan noktalardan denize girmek akıl karı değil. Kalabalıktan bir süre sıra bekledikten sonra geldiğimiz gibi bir tekneyle şehir merkezine döndük. Botanik Parkı olmak üzere birkaç tane park gezip (ki her taraf park zaten) ayaklarımıza kara sular indikten sonra, eve döndük.


Ertesi günü Ali’yle yalnız dolaşarak geçirdik. Saatlerce fotoğraf çektik, köprüde yürüyüş yaptık, Pizza Hut’ın 5 $’lık lezzetli pizzasından yedik, hediyelikler aldık... Monorail adı verilen bir trene bindik. Bu toplu taşıma aracının rayları yerde değil, yeraltında da değil, yerin oldukça üstünde. Çok eğlenceli ve şehir planlama açısından mantıklı bir taşıt. Şehrin en kalabalık caddelerinde durakları var ama duraklar neredeyse hiç yer tutmuyor J Siz de böylece Darling Harbour, China Town gibi görülesi yerleri yerden birkaç metre yukardan, binaların yaklaşık üçüncü katı hizasından seyredebiliyorsunuz. 


Bir günümüzü de John’un burada yaşayan akrabalarıyla tanışmaya ayırdık. Gerçekten çok keyifliydi. Şehrin bir turiste göstermeyen yüzünü de görmüş olduk. Akşamına da bir Türk restoranında yemek yedik. Dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da Türk ve Arap kültürü birbirine karışmış durumdaydı L Ama yemekler güzeldi ve Avustralyalılar Türk lokantalarına ve yemeklerine çok rağbet ediyorlarmış.

Eve döndük ve ertesi gün çıkacağımız otantik yolculuğa hazırlandık. Bekle bizi Cairns J


Avustralya denince bizi en çok heyecanlandıran yerlerden biri de Cairns’ti. Burası Avustralya’nın ekvatoral bölgesi. Dünyaca ünlü mercan kayalıkları, yağmur ormanları ve tropik plajlarıyla çok merak ettiğimiz bir yerdi. Melbourne’de bir turizm acentesine giderek Cairns’e havayolu ile ulaşım, konaklama, yağmur ormanları turu ve mercan kayalıklarına dalışı kapsayan bir paket tur satın almıştık. Sydney’den yaklaşık 3 saatlik bir uçuşla şehre vardığımızda bizi nemli ve biraz boğucu bir hava karşıladı. Havaalanından acentenin aracıyla alınıp otele yerleştirildik (Otel Queens Court). Oteli her anlamda tavsiye ederiz, çok başarılı; temiz, kahvaltısı fazlasıyla yeterli ve yeri çok güzel.



Şehir gündüz vakti sakin; bizim turistik yerlere pek benzemiyor. Sonra öğrendik ki, gündüz çevrede yapacak o kadar çok şey var ki, şehirde vakit geçirmeye gerek yok. Akşam ise kıpır kıpır bir yer. Otelden gezilecek yerlerle ilgili bilgi alıp hemen dışarı çıktık.  Hayatımızda ilk defa ekvatoral bir bölgede geziyorduk ve bu çok heyecan vericiydi. Bir anda yağmur bastırıyor, insanlar kaçışıyor, birkaç dakika sonra da yağmur kesiliyor ve yerini vıcık vıcık bir havaya bırakıyor.



Cairns’te her şey muhteşem. Tek sorun insanlar sıcağı ve nemi bertaraf edebilmek için kapalı mekanlarda klimaya yüklenmişler. Öyle ki, alışveriş merkezinde yemek yerken soğuğa dayanamayıp dışarı çıktığımız oldu. O kadar soğuk ki, uyuşmaya başlıyorsunuz. O sıcakta yanımızda ceket taşısak olacakmış… Bir de bizim orada olduğumuz dönem İrlandalılar’ın kutladığı St. Patrick gününe denk geldi (17 Mart).  O yüzden bütün Irish Pub’larda kocaman yeşil şapkalar takmış insanlar kutlama yapıyordu J

Sadece sokakta yaşayan insan sayısı oldukça fazla. Başta güvensiz bir his yaratsa da, hepsi kendi halinde.

Cairns çok büyük ve kalabalık bir şehir değil. Hediyelik eşya konusunda fiyatlar oldukça uygun ama yeme-içme gerçekten çok pahalı. Bu konuda hazırlıklı gitmenizi öneririm. Keyifli bir marinası, alışveriş merkezleri, gece pazarları, güzel kafeleri ve en önemlisi de LAGÜN’ü (Cairns Esplanade) olan bir yer. Bu lagün denizin kenarında kurulmuş yapay bir deniz. Havuz gibi ama kum bir yapay sahilden giriyorsunuz. Gece gündüz yüzmeye açık. Hemen yanında ücretsiz soyunma kabinleri ve duşluklar var. Şubat ayında, yağmurun altında, gece vakti deniz keyfi :)



Ertesi gün katılacağımız mercan kayalıkları turu için (Great Barrier Reef) bir sualtı fotoğraf makinesi aldık. Bizimki filmli bir makineydi. Sonradan keşke dijital sualtı makinesi alsaydık diye pişman olduk. Zira hem makine, hem baskı maliyeti ve çekim sayısı azlığından dolayı, dijital çok daha ekonomik olacaktı ve daha çok çekim yapabilecektik.


Ertesi sabah erkenden acentenin servisi bizi gelip otelden aldı. Hem iç hem dış alanı bulunan bir katamaranla yola çıktık (bu önemli bir ayrıntı; çünkü iç mekanlar boğucu sıcaktan kurtulmak için klimalarla buzzzzz gibi bir hale getiriliyor; soğuktan içerilerde duramıyorsunuz). O gün hava kapalı ve yer yer yağmurluydu. Sualtında görüş mesafesinin kısalacağından endişelendik ama mercan bölgesi ne kadar sığ olsa da su hiç bulanmıyor :) 


Mercan resifi genel olarak 2600 km uzunluğunda ve 900 adet mercan adasını kapsıyor. Bu turda farklı duraklar var. İlki Green Island. Orada da özel dalış noktaları varmış. 



Biz bir diğer noktaya dalmak üzere devam ettik. Vardığımızda teknede öğle yemeği servisini başlattılar ama bizim gözümüz yemek falan görmedi. Giyinip kendimizi denize attık. Bölgenin köpekbalıkları için her ne kadar ‘friendly’ dense de, cankurtaranlar orada kaldığımız süre boyunca gözlem yaptılar.

Mercanlar çok uzun yıllar süren bir kolonileşme süreciyle oluşan canlı toplulukları. O renk cümbüşünü yakından görmek, parmağının ucundaki o bambaşka dünyaya dokunmak muhteşem bir his. Bu arada dalış için farklı teknikler (ve ücretler) söz konusu. Ama amacınız sadece mercanları ‘görmekse’ derin dalış opsiyonlarına gerek olmadığını düşünüyoruz. Biz birer maske & şnorkel ile dalışın kralını yaptık J



Dalıştan sonra isteyenler denizaltı ile de dolaşabiliyor. O dünyayı daha geniş bir alanda görmek, hele bir de yolda köpekbalıklarıyla karşılaşmak çok çok güzeldi. Tek sorun yine ‘soğuk’. Buzzz gibi bir ortamda ıslak mayoyla kalmak fena…



Ertesi gün maceramız karada devam etti. Kuranda Scenic Railway ile muhteşem bir yağmur ormanları turu yaptık. Cairns’teki sevimli bir istasyondan çoookkk sevimli bir trene binerek ormanın içine daldık. Aralarda büyük şelalelerde (Barron Falls) fotoğraf molaları verdik. Yamaçlara çöken sis gerçekten mistik bir atmosfer yaratıyordu. İrili ufaklı tünellerden, uzun vadilerden, küçük köylerin yanından geçtik.



Tren yolculuğumuz Kuranda İstasyonu’nda sona erdi. Orası küçük ve turistik bir yerleşim yeri. Tarif edilmesi imkansız bir bitki örtüsüne sahip. Her yerden bir sürüngen çıkabiliyor. Aniden yağmur bastırabiliyor ve birden güneş açabiliyor :)



İlk ziyaret noktamız Dinozor Müzesi oldu. 



Ardından yerleşimin bittiği noktadaki çamurlu nehrin kıyısında yürüyüş yaptık ve nehirde, çok uzaktan da olsa timsah gördük (ki, bu bölgenin hayvanat bahçelerinin hepsinde mutlaka birkaç çeşit timsah var; görmek için nehirde gözlem yapmaya gerek yok). Yolun çamura bulanıp nehirle birleştiği noktada daha fazla ilerleyemeyip geri döndük.



Kuranda’da kelebek çeşitlerini görebileceğiniz ekstra ücrete tabi alanlar, sevimli kafe ve küçük lokantalar, marketler var. Biz de küçük bir dondurma molası verdik. Ama zamanımızı oturarak geçirmek istemedik ve oyalanmadan yola koyulduk…



Gelişini trenle yaptığımız yolculuğun dönüşünde teleferiğe bindik. Hem ürkünç hem de heyecan vericiydi. Upuzun ağaçlar yukarıdan bakıldığında brokoliye benziyor ve küçücük görünüyordu. Yüksekliği ve düşersek en az on gün kimsenin bizi bulamayacağını düşünmemeye çalıştım. Zira ben renkten renge girerken Ali bol bol fotoğraf çekti J Teleferikte dörder kişilik kabinler var. Duraklarda isterseniz iniyor, istediğiniz kadar geziyor, sonra yine teleferiğe (diğer adıyla gondolaya) binip bir sonraki durağa geçiyorsunuz. Hava yağmurlu ya, mevzuya alışkın olmayan ve ıslanmak istemeyen turistler için şemsiye hizmeti de var :)



Cairns’teki üç günlük rüya gibi tatilimiz sona erdi ve acentenin bizi karşılamak için yolladığı araç, bu sefer bizi geri yollamak için havaalanına geldi. Tur paketinin içinde satın aldığımız biletle Melbourne’a uçtuk.

Hayatımızda yaptığımız en muhteşem seyahatlerden biri Avustralya oldu. Her telden çalan havası, çekik gözlü nüfusu, enteresan kahvaltısı, değişik flora ve faunası, muhteşem coğrafyası ile ada-kıta geride kaldı; en azından şimdilik.

Biz dünyanın bu uzak ülkesini sevdik. Belki sonraki sefer yolumuz Yeni Zelanda’ya düşer…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder