18 Mart 2015 Çarşamba

Motosikletle Balkanlar 28/06/2013-13/07/2013


Hayatımın yolculuklarından biridir bu. Motosikletle Balkanlar. Bu kadar muhteşem bir coğrafya, adım başı değişen insan profilleri, ‘Çıkasın yola, dünesin sola, gürüsün orda büyüüükkk tabilayı’ şiveleri, değişik ve lezzetli deniz ürünleri, kah büyük şehirler, kah küçük kasabalar, savaşın ve ekonomik bunalımların izleri, tarihin portresi… Ve belki de her yerden daha çok, yeniden doğuş mücadelesi. Balkanlar seyahati sadece kilometre değil; bazen bir suç ortaklığı, bazen suçluluk duygusu.

Bir gezi bloğuyla vicdan muhasebesinin ne alakası var di’ mi? Bosna Hersek’e gidip de, Kolar Teyze canını ortaya koyarken, bizim birkaç yüz kilometre öteden sadece bakmış olduğumuzu düşününce, bunu idrak ediyorsunuz. Anlatılmaz, yaşanır… ve  gördüm ki, yaşananlar unutulmaz.
Yolculuğumuz Türkiye’de evrak toplamayla başladı. Vize almak ve internetten otel rezervasyonu yapmak birinci adım. Biz Türkiye’den çıkışı Yunanistan üzerinden yapacağımız için Schengen’i Yunanistan’dan aldık. Bir de sadece Yunanistan istiyor diye, uluslararası ehliyet alınması gerekiyor. Bunun fiyatı 350 TL.  Başka hiçbir ülke size uluslararası ehliyet sormuyor.  Türkiye’de rutin yaptırdığımız trafik sigortasına karşılık, Avrupa için Green Card almak gerekiyor. Bunun da 15 gün için geçerli fiyatı 63 Euro. Tabi ki biri gıcıklık yapacak; Kosova ne hikmetse bu Green Card’ı kabul etmiyor. Ülkeye girerken 15 Euro ödeyip Kosova’ya özel Green Card çıkarıyorsunuz.

Vizeyi aldıktan sonra sıra yolculuk hazırlığında. Bir kadın için toplam 120 litrelik çantalara 15 günlük eşya sığdırmak marifet. Seyahat alışkanlığı olanlar zaten bilirler. Ben şampuan gibi kullanıldıkça azalan materyalleri küçük şişelere koyuyorum ki, boş kabı yer tutmasın, atılsın. Böylece gittiğim yerden alışveriş yapsam da; giderken kapanabilen çantalar, dönerken kapanmak için direnmiyor.  İki çift, iki motosiklet şeklinde yola çıktığımız için bazı ortak kullanım malzemelerini Cemile Abla ve Ufuk Abi ile bölüşme şansımız oldu. Planımız birkaç gece kamp yapmak, çoğu yerde otellerde kalmaktı.  Bunun için çadır, uyku tulumu ve mat da taşıdık. ‘Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı hava’ cümlesinin  yarattığı tedirginlikle, ince kalın, açık, kapalı değişik tipte giysiler aldık yanımıza. Zaten oranın havası, İzmir’in kızları gibi; güneş ve bulut havada debelenip duruyor. Bu yüzden yağmurluk şart.  E rotamızın içeriği de düşünüldüğünde, mayodan kalın kıyafetlere kadar her şey lazım olacak. Biz bu seyahati yaptığımızda Temmuzdu. Dağlık Karadağ’da yüksek rakımlarda seyredip Hırvatistan’da denize gireceğiz. Bu yüzden kolay yıkanıp hızlı kuruyabilen, bunu yaparken az yer tutan ve terletmeyen giysileri seçtik.  Ve bir açık, bir de kapalı  ayakkabı lazım. 

Bu rotamızın merkezi Karadağ’dı. Bu ülkeyi hem Adriyatik kıyısından hem de dağlık kısmından geçmek için Sırbistan’a girmemeyi tercih ettik.


16 günde yaklaşık 4000 km yol yapmayı planlayarak, akşam iş çıkış saatinde yola düştük. Rotamız şöyle olacaktı: 
İzmir - Burhaniye - İpsala- Kavala- Selanik- Bitola- Ohrid- Elbasan- Tiran- Budva- Kotor- Dubrovnik- Mostar- Hvar adası- Split- Zadar- Plitvicka Milli Parkı- Zenica- Saraybosna- Priştina- Prizren- Üsküp- Meteora - Atina – Sakız Adası – İzmir. 

Burhaniye’deki arkadaşlarımız Arzu ve Barış’ın evinde geceyi geçirip sabahın çok erken saatinde hareket ettik. 


Keşan’da yemek molası verip satır et yedik. Gerçekten inanılmaz lezzetliydi.  


Son derece bozuk bir yoldan İpsala sınır kapısına vardık. Bir sorunla karşılaşmadan Yunanistan’a girdik. Ali her zamanki gibi koordinat konusunda detaylı bir hazırlık yapmıştı ve her yere ulaşım çok kolay oldu. 


İlk durağımız (en sevdiğim Yunan şehri) Kavala’ydı. İpsala’dan 195 km. Buranın gerçekten farklı bir atmosferi var. 2000 yılından beri dört kez ziyaret ederek Yunanistan’ın çöküşüne tanık olmuş biri olarak, Kavala’yı tarzıyla İzmir’e çok benzetiyorum. Çivisi çıkan diğer Yunan şehirlerinden çok farklı burası. Konusu açılmışken, ben Yunanistan’ı pek sevmem. Nedeni de yozlaşmış, kirlenmiş, sahip çıkılmamış olması. Sokakları idrar kokusundan geçilmiyor. Önemli tarihi binaların üzerinde sprey boyalarla çirkin çirkin yazılar… Bu durumu sadece ekonomik krizle açıklayamazsınız. Zira milli değerlerine sahip çıkmayan bir millet, o krizden ‘asla’  çıkamaz. Krizi atlatmanın yolu sana para kazandıracak (ve çok değerli olan) tarihi yapıların canına okumak olamaz. Son gidişim beni Yunanistan’dan iyice soğuttu. Bu yazıda da, rotamız gereği, bu ülkeyi iki kez paylaşacağız. 

Ülke hakkında bu kadar çemkirdikten sonra, Kavala’ya geri dönelim. Çok güzel bakery’ler, keyifli kafeler, kalabalık caddeler ve yol üstü etkinlikleri bize çok güzel bir gün yaşattı. 



Kavala’ya girdiğimizde hava kararmadan kamp yerine ulaştık. İlk akşamı Batis isimli kampingde geçirdik. Oldukça güzel, deniz kenarında, ulaşımı kolay ve temiz bir kamp alanıydı. Fiyatları da iyiydi. 1 motosiklet + iki kişi+ bir çadır alanı (çadır bizden) 15 Euro.  Soğuk ve yağışlı hava kendini ilk orda gösterdi. Çadırları kurup kamp alanından şehri gezmek için ayrıldığımızda, hava günlük güneşlikti. Kısa sürede bastıran yağmur, bizim hazırlıksızlığımızla birleşince, bize sırılsıklam bir gece geçirtti. Havaya pek güvenmeyin. 


Şehirde deniz kenarında yürüyüş yapabilirsiniz. Lunapark, 1 Euro’ya mısırcılar, sokak konserleri, kafeler ve barlarla keyifli bir sahili var. Biz de çok güzel bir kafeye oturduk. Alkollü içecekler 3€ civarında. Alkole bizim kadar vergi ödeyen yok zira. 


Sabah erken saatlerde Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün evini de ziyaret etmek üzere Selanik’e doğru yola çıktık. 


Otoyollar güzel ama ikide bir para ödüyorsunuz. Aralarda gişeler var (bizim gibi sadece yol başlangıç ve bitişlerinde değil)  1,70 € ile 2,50 € arası paralar ödeyip duruyorsunuz. Bol bol bozuk para lazım. Otobanda, bizim dinlenme alanları gibi olan yerlerde ‘kantina’ dedikleri karavan büfeler var. Bir tanesinde durup hamburger ve hotdog’lu bir kahvaltı yaptık. Sandviçler o kadar büyüktü ki ben yarısında tıkandım. Fiyatları da oldukça makul (her bir sandviç yaklaşık-5 €).


Şehirde biraz tur atarak Atamızın doğduğu evi bulduk. Bahçesinde büyük değişiklikler yapmışlar. Ben beğenmedim. Eski havası kaybolmuş. Eskiden çim olan zemin, taşla döşenmiş. Ana kapı girişi de banka gişesi gibi olmuş. 


Ali Rıza Efendi’nin diktiği nar ağacı ise dimdik ayakta :)


İçerde de mobilyalarla ilgili bir çalışma olduğundan evin içini gezemedik :( Ön tarafı Türk Konsolosluğu olan bina her gün çok sayıda turist ağırlıyor.

Evin hemen karşısında ‘Türk çayı bulunur’ yazan bir kafeye oturduk. Yazının yanına bir de Çaykur’un sarı Rize Çayı’nın paketini koymuşlar kocaman. Çay kötüydü. Daha da kötüsü frappe’siyle ünlü Yunanistan bu içecekle hepten sınıfta kaldı. Ali kat be kat güzelini evde yapıyor :)


Caddeler az önce bahsettiğim gibi, pis ve bakımsız. Eskiden birbirinden güzel dükkanlar vardı o büyük caddelerde. Şimdi hepsi kepengi indirmiş durumda. Ülke ekonomisini bilmem, ama sokak ekonomisi çökmüş durumda. Bu yüzden diyorum, mevcut kaynaklara sahip çıkmak gerek. Mesela bu kare tam da Atatürk’ün evinin karşısı; yani en turistik noktalardan biri. Gerçekten de pislikten geçilmiyor. 


Bu isyanlardan arda kalan en (ve tek) güzel şey grafittiler olmuş. Çok yaratıcı çalışmalar var duvarlarda, evlerin kapılarında, arabalarda.


Yunanistan’ın en otantik yönlerinden biri de, kazılan her yerden bir şehrin fırlaması. Yolda yürürken onlarca Açıkhava müzesinin yanından geçiyorsunuz. Çevrede Osmanlı’nın izleriyle de adım başı karşılaşıyorsunuz. 


Selanik’in kıyısı, kopyala-yapıştır bir İzmir görüntüsü.


İncik boncuk satmaya çalışanlardan rahat edebilirseniz deniz kenarında oturup imbatı, bu sefer de karşı kıyıdan hissedip bir kahve içebilirsiniz. Burada da çok lezzetli bakery’ler var. 0,5 cent-2 Euro aralığında çok lezzetli atıştırmalıklar bulabilirsiniz.


Malum, Yunanistan tarih boyunca demokrasinin simgesi olmuş. Geniş meydanlar da bunun tarihsel kanıtı. İnsanları bir araya getirmeyi amaçlayan bu meydanlar, bugün, kafelere, elinden telefonu hiç düşürmeyen gençlere (zira her meydanda free wi-fi bulabilirsiniz) ve sokak müzisyenlerine ev sahipliği yapıyor. 


Akşam yemeği konusunda fikir danıştığımız bir Yunanlı bize bir taverna önerdi. Muh-te-şem lezzetli :) Tabakta midyeden karidese birçok şey var. Ve kocaman bir porsiyon. Dördümüz de farklı yemek sipariş ettik ama hiçbirini bitiremedik. Tabi ki uzo içmeden dönülmez.  20’lik şişenin restoranda açılış fiyatı sadece 5 Euro. Uzo inanılmaz lezzetli. Klavyem müsait olmadığından yazamıyorum ama OYZOY MEAAOPON gibi bir yazılışı var restoranın.  Kişi başı yaklaşık 20 Euro gibi bir rakamla mekandan çıktık. Bir daha Selanik’e yolumuz düşerse mutlaka oraya gideceğiz. (Böyle bir taverna adresini  bir de Atina için vereceğiz)


Bu da yemekten sonra ikram ettikleri tatlı. :)


İskandinavya yazımızı okuyanlar, otel rezervasyonu konusunu hatırlarlar. Orada otele gitmeden en az 5-6 saat önce rezervasyonu yaptırmış olmanızı önermiştim. Burada durum farklı; otellerin hali iç açıcı olmayabilir. Bu nedenle oteli görmeden ödeme yapmamanızı öneririm. Zaten genelde internet fiyatını kapıda da kabul ediyorlar. Biz yine booking.com’dan Hotel Ilissia’ya bakmıştık. Cadde üstünde, merkeze yakın bir yer. Seyahati motorla yapınca, çocuğun gibi, gece onun da güvenliğini düşünmek zorunda kalıyorsun. Bu otelin önü (aslında geniş bir kaldırım) motorları park etmek için uygundu. Gecelik iki kişilik oda fiyatı 18 € idi.


Yakıt konusunda da fikir vermeye çalışacağım. Enteresan şekilde apartmanların alt katlarında, iki pompalı küçük benzinciler var. Havaya uçarsa apartmanı da yanında götürecek… Benzin fiyatı Yunanistan’da ortalama 1.70 EURO civarıydı.



Hristiyanlarda, trafik kazasında hayatını kaybedenlerin anısına, kazanın olduğu yere konan şeyler var. Bu şey İskandinavya’da mezar taşı gibi; Avrupa’da küçük, camekanlı, içinde birkaç şahsi eşya ve İsa-Meryem resmi bulunan dolaplar şeklinde. Hatta bazıları küçücük çocuklara ait. Görünce ister istemez frene basıyorsunuz. 


Sırada Makedonya var. Bu arada Yunanistan ve Makedonya yönetimlerinin karışık bir tarihsel birlikteliği var. Bu nedenle bizim Makedonya dediğimiz topraklar F.Y.R.O.M. (Former Yugoslav Republic of Macedonia) olarak isimlendiriliyor. Makedonya, daha girer girmez insanı saran, çok sıcak ve samimi bir yer. Biz bayıldık bu ülkeye. Para birimi Makedon denarı. Bize göre ucuz bir ülke. İlk adresimiz Bitola, yani Manastır; Atatürk’ün eğitim aldığı şehir. Selanik’le arası 230 km. İlk iş kendimizi Manastır Askeri İdadisi’ne atıyoruz. Girişte yaklaşık 2  TL’ye denk gelen bir ödeme yaptık. Heyecanımız ve beklentimiz oldukça fazlaydı. Ta ki ikinci kata çıkana kadar… Biz orijinali korunmuş bir okul beklerken, sınıftan müzeye dönüştürülmüş büyük bir oda gördük. Atatürk’ün o döneme ait birkaç özel eşyası ve resimleri sergileniyor. Alt katta tuvalet ve idari ofislerin olduğu bölüm çok daha otantik. Biraz hayal kırıklığı oldu ama bizim için yine de çok özel ve değerli bir yer orası.






Bitola, zaten bir tane büyük caddesi var (oraya da taşıt giremiyor); küçük ve çok sevimli bir yer. İnsanları çok sıcak. Çiçekli balkonlar, şık ve güzel kadınlar, gülen yüzler…ben sevdim burayı :)


70 km uzunluğundaki yemyeşil dağ yollarından geçip Ohrid şehrine ve gölüne vardık. 


Orada göl kenarında bir campingde kaldık (Elesec Camping).  Fiyatı yine çok iyi. İki kişi + çadır yeri+ motor parkı 5 €’dan az bir rakam. Öğleden sonra çadırımızı kurup hemen göl kenarına gittik. Ohrid Gölü tatile gelen çok sayıda misafiri ağırlıyor. Biz de belki yüzeriz diye düşündük ama biraz kirliydi, girmedik.  Kamp alanı yer olarak güzel ama şartlar konusunda vasattı. Tuvaletleri kötüydü. Çeşmeden akan su el yıkamak için bile çok soğuktu. Ama gölün muhteşem gündoğumu ve günbatımı manzaralarını kaçırmamalısınız. Kalınabilecek hoş bir yer. Havanın soğuğunu saymazsak konforlu bile sayılabilir :) Zira bizim yanımızdaki her şey yazlıktı, tulum, çadır vs.



Akşam şehir merkezinde dolaşmaya çıktık.  ‘Makedonya’ya hoş geldik J Balkan Dansları Etkinliği varmış. Etrafta dolaşan yöresel giyimli dansçılarla atmosfer iyice keyifli oldu. 



Ertesi sabah çadırımızı tasımızı tarağımızı toplayıp Arnavutluk’a doğru yola çıktık.  Muhteşemdi. 



Karnımız acıkınca Cemile Abla’nın gördüğü yol kenarındaki restorana girdik. yine hepimiz farklı şeyler sipariş ettik (Tas kebabı, yahni, ızgara, ortaya da salata) Hepsi o kadar lezzetliydi ki… Üstüne Türk kahvemizi de içip Elbasan’a doğru devam ettik. 



 

Aklımızda Elbasan tava yemek vardı ama bizim bildiğimiz o yemeğin, bu bölgeyle bir alakası yokmuş :( Elbasan’dan Tiran’a iki farklı yol gösteriyordu. Biri otoban diğeri ise dağ yolu. Otobana mı girsek, dağ yolundan mı gitsek derken dağ yolunu seçerek kendimizi muhteşem manzaralı bir dağda, uçurum kenarında yol alırken bulduk.


Tiran benim için kabus gibiydi. Trafiği rezalet. Hani bazı şehirleri içiniz hiç almaz ya… Bunun fiziksel güzellikle hiç ilgisi yok (ki, oldukça yeşil bir coğrafyası var). Önünü kesen dilenciler, manyak gibi kullanan sürücüler derken kendimizi şehrin çıkışına zor attık. Bu arada Ali bana, Arnavutluk’ta çok sayıda Mercedes marka arabanın ve araba tamirhanesinin (ya da sökümhanesinin :) ) olduğunu duydum, demişti. Nedenini orada anladim :) Kim bilir kimindi o arabalar! :)





Ali ne zamandır Karadağ’ı dilinden düşürmüyor ve orayı merakla bekliyordu. Ben de, isminden mütevellit, böyle çirkin, efendim, sevimsiz falan bir yer diye düşündüm Karadağ’ı. Araştırmaya da hiç vaktim olmadığından, bilgisiz ve fikirsiz şekilde yola çıkmıştım. Ama Ali ve Ufuk Abi, sıklıkla, planı bu ülkeye göre yaptık, inanılmaz bir yer diyorlardı. Ülke sınırlarının dantel gibi olduğu Balkanlar’da, Karadağ’ı da iki bölüm halinde gezecektik.
Veeee beklenen ülke Karadağ’a Bar şehrinden giriş yaptık. O kadar güzeldi ki… 


Tek sorun hava kararmadan kalacağımız oteli bulmamız gerekiyordu. Acele içinde navigasyonu takip edip oteli ararken ben tek kelimeyle arkama bakıyor, batan güneşle kararan şehri bir daha nasıl görebileceğimi düşünüyordum. Allahtan canım kocam da aynı fikri paylaşmış ve otele yerleştikten sonra, karanlık orman yolunda motosiklet kullanmak pahasına, şehri gezmeye geri döndük. Tek kelimeyle bir tatil şehri.  Her şey var. Bizdeki gibi sayfiye yerlerinde kurulan gece pazarları, cıstak cıstak müzik yapan ve gençlerin mekanlardan taştığı diskolar, deniz kenarı mısırcıları, satın alınarak yarımadanın tamamı üzerine kurulmuş bir otel, çok şık gece kulüpleri… Karadağ vize de istemiyor bu arada. Bir charter uçağa ya da erken rezervasyona bakar :)


Gece Kotor’a çok yakın bir yerde, Apartments Ivetic isimli bir apartta kaldık. Çok güzel, tertemiz, içinde her şey var. Balkanlar gezisinde konaklama konusunda kriterleri biraz düşürmüştük. Ama burası süper lüks J Bir aile işletiyor. Çok sıcak insanlar. 4 kişi 25 Euro.

Ertesi sabah 95 km’lik Dubrovnik yolu için otelden ayrıldık. Yolun güzelliğini sözle anlatmak pek mümkün değil.  Meşhur Fransız rivierası, yanında zayıf kalır J Fiyortların güzelliği, şehirlerin düzgünlüğü, evlerin sevimliliği sizi resmen masala sürüklüyor. Ve derken Kotor yukardan göründü. Resim gibi.


Kotor tam bir Adriyatik şehri. Fiyordun içine kurulmuş, sıklıkla cruise gemilerini ağırlayan bir şehir. Küçücük aslında. Motorları park ettik. Cemile Abla, orda bir yer var, herkes oraya giriyor, müze falan herhalde dedi (girişinde Kotor Art yazıyordu). Siz girin, biz şehri turlayacağız dedik. Meğer orası Stari Grad’mış (Old Town-Eski Şehir). Bütün Balkan şehirlerinde olan, eski şehrin orijinal halde korunduğu, yaşamın devam ettiği, surlar arasındaki saklı dünya.


Kotor turistik olmasından dolayı biraz pahalı. Meydandaki bir büfede bir şişe 0,5’lik su 2 €. Oraya biraz hazırlıklı gitmek gerek. Surların dışında kalan yerde de birkaç kafe restoran var ama esas atmosfer içerde. İçerde evler, oteller, kiliseler, restoranlar; yaşama ait her şey var. Orası da ayrı bir dünya :)

Yolumuz benzer güzelliklerle Dubrovnik’e kadar devam etti. Dubrovnik’e gitmek için iki farklı seçeneğiniz var. İlk seçenek, fiyordu feribotla geçmek, ikincisi ise fiyordun çevresinden dolaşmak.  İkinci seçenek süre olarak yaklaşık 45 dk. daha uzun. Eğer vaktiniz varsa ikinci seçeneği tercih edebilirsiniz. 


Bize yolda karşılaştığımız motorcu (o da nasıl bir kelimeyse) arkadaşlar, konaklama konusunda bir bilgi vermişlerdi. Eğer Dubrovnik için otel rezervasyonu yaptırmadıysanız, merkezi noktalarda, apart ya da pansiyon sahibi kişiler yanınıza gelip oda arayıp aramadığınızı soruyorlarmış. Ve pazarlığa da açıklarmış. Aynen öyle oldu. Dubrovnik’e girmeden önceki seyir terasında manzara fotoğrafı çekerken, adamın biri 35 €’dan başlayan bir telifle yanımıza geldi; 25 €’da anlaştık. Aslına bakarsanız kaldığımız yer daha da fazla edecek bir yer zaten değildi ama Dubrovnik biraz pahalı. İki kişi 25 € gayet iyi bir fiyat.  (Kahvaltı dahil değil). Eğer şahsınıza ait araç varsa, merkezin görece pahalı konaklama seçeneklerinin dışına çıkabilir, yaklaşık 5-10 km uzaklıkta daha ucuz seçenekler bulabilirsiniz.


Kaldığımız yer denize yakındı. Ali kendini kızgın kumlardan serin sulara fütursuzca bırakırken, ben bel hizamdan geri döndüm. Zira kuzeye yaklaşan yerde denize girme fikri, parmağımı suya değirdiğim an uçup gitmişti.

Akşamüstü şehri gezmeye çıktık. Dubrovnik Kotor’dan önce gördüğüm bir yer olsa kesin dibim düşerdi ama Kotor çıtayı biraz yükseltti. Yine de çok güzel. Stari Grad kısmı da, surların dışı da ayrı güzel.  Zaten kale içi yaşamı olayına bayıldık. O daracık sokaklarda Tarlabaşı edasıyla karşılıklı kurulmuş teleferiklerde asılı çamaşırlar, kapının önüne çıkmış çekirdek çitleyen teyzeler bize hiç yabancı gelmedi :)


Yemek konusuna gelince… Bize orada uygun fiyatlı ve lezzet olarak da, çeşit olarak da mükemmel balık lokantaları bulabileceğimizi söylemişlerdi. Ama çok acıkmıştım, bizim restoran aramaya pek fırsatımız kalmadı. Şık bir yere oturduk. Verilen eşgalden oldukça uzaktı ama memnun kaldık. Karışık tabak siparişi verdik. Farklı yöntemlerle pişirilmiş çeşitli balıklar ve balık ezmesi vardı. Hayatımda yediğim en iyi ahtapot salatası da o tabaktaydı. Doyurucu olmamakla birlikte çok ama çok lezzetliydi.  Sanırım porsiyon başı 20 € idi.


Dubrovnik’teki Stari Grad baya büyük. Yürürken biraz yoruluyorsunuz.  Bir de şehir yamaca kurulu olduğundan her taraf yokuş. Aracınızı yokuşun taa en başına park etmeden önce araçla aşağıda bir tur atmanızı, yer bulursanız (ücretli de olsa) mutlaka orda bir yere koymanızı öneririm. 

Ertesi gün 150 km’lik bir yolculukla Mostar’a geçtik. Yazının başında anlatmaya çalıştığım vicdan muhasebesi burada başlıyor işte. Bosna Hersek her adımda yaşadığı acıları sizinle paylaşıyor. Ama Saraybosna ve Mostar bu yarayı en derinden alan yerler. Mostar Köprüsü yeniden yapılmış, Neretva da eskisi kadar üzgün olmamaya çalışıyor ama acılar çok büyük. 


Mostar tabi ki çok farklı bir atmosfere sahip. Orayı değerlendirirken de çok objektif olamıyorum. Şehre bayıldım ama her şey turisti yolmaya yönelik. Restorandaki tuvaletten, en iyi karenin yakalanacağı fotoğraf çekim noktasına kadar her şey ücretli. Cevapci köftesi yedik. Hayatımda yediğim en kötü etti. Muhtemelen kebabın kendisi öyle değil, ama çok özensiz pişirilmişti. Fiyatlar genel olarak çok uygun. Köprünün etrafındaki çarşılarda her şeyi bulabilirsiniz. Bankalar, turistik hediyelik eşya dükkanları, marketler vs. Magnetler ortalama 1 €. (Magnet ve su fiyatları bir yerin pahalılığı hakkında ortalama fikir vermekte en iyi kıstas) Bu arada yerler taş ve sürtünmekten aşırı kaygan bir hale gelmişler. Oraya giderken ayakkabınızın kaymayan tabanlı olmasına dikkat edin çünkü jilet gibi.
Mostar Köprüsü’nün tepesinde, bahşişler 5 €’yu bulduğunda gösteri atlayışı yapan iki kişi vardı. O kadar sıcak havada, o buzzzz gibi suya, o yükseklikten atlayınca nasıl kalp krizi geçirmediklerine şaşırdım doğrusu. Zira Neretva Nehri’nin suyu çok soğuk. Ben ayaklarımı soktum, onuncu saniyede uyuştum. 


Mostar’ın ardından yeniden Hırvatistan sınırından geçtik. Hvar Adası’na kalkan feribota Drvenik’ten bindik. 


Yaklaşık 30 dakika sonunda adaya ayak bastık. Zira yol daha yeni başlıyormuş. Adanın merkezine ulaşmak için 50 km daha yol yaptık. 


Bu arada yol üzerinde kamp alanları ve pansiyon olarak kullanılan evler var. Jelsa’daki deniz kenarı kampı bunlardan biri. Ufuk abiler orada konakladı. Yeri çok güzel ve temiz bir tesis. Ama biz merkezde kalmak ve geceyi de yaşamak isteyip yola devam ettik. Yol yemyeşil ve virajlı. Ali bu virajların keyfini çıkarırken, ben ‘galiba bunun sonu yok’ diye düşünmeye başlamıştım ki, merkez göründü. Dubrovnik’teki senaryo burada da tekrarlandı. Merkezdeki bir kavşakta, elinde ‘boş oda’ yazılı bir kartonla bekleyen teyzeden oda kiraladık. Yol üzerinde birkaç apart ve pansiyona bakmıştık. Fiyatlar aşağı yukarı aynı. İki kişi 30 € ya odayı tuttuk. Oda küçücüktü ama çok temizdi ve yeri çok iyiydi. Hatta sabah deniz manzaralı balkonumuzda kahvaltı bile yaptık :)


O gün, kilometre yapmadığımız tek dinlenme günüydü. Denize girdik, yürüyüş yaptık, aheste kahve içtik… Sabah uyanınca, akşamki kısa gezintide keşfettiğimiz market ve fırından alışveriş yapıp biraz balkon sefası yaptık. Ardından mayoları giyip kendimizi dışarı attık. Cam gibi, pırıl pırıl suyun kenarında yürüyüş yaptık. Denizin kenarında, yürüyenleri de, yatıp güneşlenenleri de hiç rahatsız etmeyecek şekilde yapılmış bir yürüyüş yolu var. Hatta bu yol beş yıldızlı bir otelin ‘içinden’ de geçiyor. Bizde olsa o ‘top secret’ otellerin çevresine yüksek bir duvar çekilir; ne hadlerineyse, sen sade vatandaş olarak denizi bile görmekten mahrum bırakılırsın. Adamlar yolu orda kesmek şöyle dursun; değiştirmemiş bile. Otele tepeden bakarak geçip gidiyorsun. Denizdeki rengi ve albeniyi anlatmaya söz yetmez. Bana göre tek sorun, deniz çok soğuk.
Bizdeki ücretli beach kavramı sanırım onlarda yok. İstediğin yere havlu atabiliyorsun. Bizim sadece bir günümüz olduğu için tekne turlarına bakamadık. Ama siz mutlaka değerlendirin. Kişi başı yaklaşık 35 €’ya çeşitli güzergahlara tekne turları var.




Motosikletle tepedeki kaleye çıkıp panoramik Hvar seyri yaptık. Muhteşem bir manzara. Özellikle zindan bölümündeki o dönemde kullanılmış işkence aletleri görülebilir.



Her tatili Hvar’da geçiren bir arkadaşın verdiği bilgi ile, denize girmeye bir yan koy olan Milna’ya gittik. Teknelerin yolcu indirdiği yerin birkaç yüz metre arkasında küçük bir koy. Çoookkk güzel…



Milna'da denize girdikten sonra Stari Grad'a geçtik.



Hvar Balkanlar’daki diğer turistik noktalardan biraz daha pahalı. Stari Grad’ı gezdikten sonra akşam yemeği için tekrar Milna’ya geldik. İki kişi yaklaşık 25 € ödedik. Yemekler lezzetli ama çok tuzlu. Ben bitiremedim zira dilimde tuz yüzünden oluşan kabarcıkları hissetmeye başlamıştım. Bu arada akşamüstü saatlerinde ortaya çıkıp saldırıya geçen sivrisineklere karşı hazırlıklı olmalısınız. Biz sinek kovucuyu yanımıza almadığımız için delik deşik olduk. 



Hvar’ın gecesi ayrı bir keyif. Restoranlar, kafeler, barlar hepsi dolu. Ama boğan bir kalabalığı da yok. Çünkü bütün işletmeler aynı yere tıkılmamış. Döndüğünüz her köşede sizi farklı atmosferde mekanlar karşılıyor. 



Ertesi gün sabah erken saatlerde Stari Grad üzerinden Split’e feribotla yola çıktık. Split’te fazla oyalanmadan rotamızı Unesco’nun dünya mirası listesinde bulunan doğa harikası Plitvicka (Plitvice) Milli Parkı’na çevirdik. Yolumuz 310 km. Otoban’da ilerlerken hem hava çok bozmuştu hem de rüzgardan dolayı dinlenme tesisi gibi bir yerde mola verdik. Dinlenme tesisi içinde turistik tabelalar vardı ve SKRADYN diye bir yeri gösteriyordu. Dinlenme tesisinde bu tabelaların ne işi var derken muhteşem bir manzara ile karşılaştık.


Biz yol üzerindeki her yeri görmeye çalışarak gittiğimiz için, Zadar’a da uğradık. Bunun için otobandan ayrılarak 17 km içeri girdik. Çok sevimli ve sakin bir yer. Tabi ki buranın da Stari Grad’ı var.



Zadar’dan sonra otoban kullanmamaya karar verdik. Yine çok güzel yollardan ve köprülerin üzerinden geçerek yolumuza devam ettik. Bu büyük köprülerin üzerinde 50 € ya bungee jumping yaptıran yerler vardı.


Korenica’ya vardığımızda rakımdan dolayı hava çok soğumuştu ve acilen kalacak yer bulmamız gerekiyordu. Aslında bütün planlar kamp alanlarında konaklamaya göre ayarlanmıştı ama hava koşulları ve yorgunluk, oteli daha cazip hale getirdi. Zira gece konforlu geçmeyen uyku, ertesi gün acısını fena çıkarıyor.

Seçenekler genelde dağ evi şeklinde. Hepsi birbirinden şirin görünüyor. Ama sanırım en iyisini yine biz bulduk J Bizim kuzu çevirdiğimiz gibi, domuz çevirme yapan bir restorandan dönünce, baya ilerde bir evdi. Zaten küçük bir yerleşim yeri burası. Otele, daha doğrusu dağ evine yerleştik.  Ertesi günkü Plitvicka Milli Parkı gezisi hakkında otel çalışanlarından küçük bir bilgilendirme alıp sabah 7’de yola çıkmak üzere odamıza çekildik. Yolculuğun en ince detayına kadar mimarları Ali ve Ufuk abi, ben de yanında misafir sanatçı olduğumdan, milli parkın ne muhteşem bir yer olduğu konusunda fikrim olmaksızın anlatılanları dinledim.  Tek anladığım sabah erkenden yola düşmek lazımdı. Tertemiz havada yağmur kokusunu içimize çekerek balkonda biraz oturduk. Temmuzun cavcav sıcağından eser kalmamıştı. İçerde kaloriferimizi açıp uyuduk.



Ertesi sabah erkenden kalkıp (ki o tertemiz havada zımba gibi uyanıyorsunuz) sisli havada yola çıktık. Görüş mesafesi oldukça kısaydı. Milli parka girişte motosiklet için ücretsiz olan park yerine koyup biletimizi aldık. Bilet fiyatı yaklaşık 30 TL. Bu fiyata giriş ve içeride kullanılacak ulaşım araçları dahil. Girişteki kafede her çeşit yiyecek ve içecek var. Biz belki bulamayız diye sandviç yapmıştık. Giderken yanınızda atıştırmalık, yağmurluk, yedek çorap ve fular-eşarp-Buff mutlaka olmalı. Hava oldukça serin ama yürüdükçe terliyorsunuz.

Burası UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde, içinde basamak gibi sıralanmış 16 tane göl ve aralarındaki şelalelerden oluşan, ormanla kaplı muhteşem bir milli park. Çok çeşitli bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapıyor. Alanı oldukça geniş ve yürüyüş, otobüs ve tekneden oluşan bir ulaşım ağı var. Hangi parkuru seçeceğiniz size bağlı. İçeride geçirmeyi planladığınız süreye göre, danışmanlar size yardımcı oluyor ve A’dan K’ye kadar olan rotalardan kendinize bir karışım yapıyorsunuz. Bu rotalar genelde Büyük Şelale’de sonlanıyor. 


Plitvicka Milli Parkı sözle anlatılacak gibi değil. Doğanın her rengini barındıran bir yer. Çok da sıkı korunuyor. Yürüyüş platformları hep ahşap. İçerde bir kamp alanı ve iki de restoran bulunuyor.
Girişteki görevliye, yoldaki sisli havanın içerde görüşü etkileyip etkilemeyeceğini sormuştum. Aldığım cevap ‘Don’t worry. It’s like a fairy tale inside’ demişti. Aynen öyleymiş…


Daha detaylı bilgi için http://www.np-plitvicka-jezera.hr/hr/ ziyaret edebilirsiniz.

Çok hızlı değişen hava koşullarını sevmeyen migrenim kendini göstermese, harika bir gün olacaktı… :(

Plitvice’den ayrılıp Saraybosna’ya gitmek üzere yeniden sınırdan geçtik. Bütün yol Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı hava dalgası peşimizi bırakmadı J Bir de 500 km yol yaptığımız düşünülünce… Kalacağımız Guest House’u biraz aradık. Yeri tam merkezdeydi ama motosikletleri park etmek için hiç güvenli değildi. Ali ve Ufuk abi ücretli bir otopark buldular. Daha hostele yerleşmeden birçok Türk’le karşılaştık ve kendilerinden börekçi tarifi aldık. Kısa bir yürüyüşün ardından gece gece kocaman börekleri götürüp çok da iyi olmayan hostelimizde derin bir uyku çektik.


 Şehir gece sakladığı yüzünü sabah gösterdi. Saraybosna savaşın izlerini en derinden taşıyan yer sanırım. 1993 yılındaki korkunç Sırp katliamı bugün bile her yerde damarınıza basıyor. Savaşı gören binaların çoğu özellikle restore edilmemiş. Bombalardan tanınmaz hale gelenlerin dışındaki yapılar, hala kurşun izleriyle delik deşik. Bunlardan mıdır, bilmem; insanları da biraz hoyrat. Balkanlar’ın o sevimli insan profili burada yok. 


Hani en başta da dedim ya, Kolar Teyze canını ortaya koyarken… diye; işte onun evini ziyarete gittik. ‘Tünel’ olarak adlandırılan bu yer hem turistik bir nokta hem de savaşı içinizde hissedeceğiniz çok özel bir ev. 1992-95 yılları arasında Saraybosna Sırp kuşatması altındadır. Sadece havaalanı Birleşmiş Milletler’e açıktır ve şehirden çıkış yoktur. Her gün binlerce insan Sırplar tarafından katledilmektedir. Abluka devam ederken, Kolar Teyze isimli bir kadın havaalanına yakın konumdaki evini askerlere açar. Evin bahçesinden havaalanına bir tünel kazarlar ve bu yolla şehre insani yardım malzemesi girişi sağlanır. Bugün bu tünelin sadece 25 metrelik kısmı duruyor. Ev müzeye dönüştürülmüş. Girişte savaşa ait görüntüleri ve tünelin yapımını gösteren bir video gösteriliyor. Askerlerin kullandıkları eşyalar da sergileniyor. 


Durmitor’a gitmek üzere Bosna Hersek’ten ayrıldık. Yolumuz 350 km. Karmakarışık sınır kapılarından geçip Karadağ’a tekrar girdik. Bu sefer Dağlık Karadağ’ı gezip Karadağ’ın diğer muhteşem yüzünü görecektik. Ali ve Ufuk abi bu rotayı planlarken tam da bu noktayı baz almışlardı. Zaten Bosna Hersek’in coğrafyası harikaydı; burada da bu durum aynen devam etti. 


Sınırı geçer geçmez Coridor X isimli bir yerde yemek yedik. Doğa da yemekler de süperdi. Orası turist ve raftingci kafilelerini ağırlayan bir yermiş. Kesinlikle tavsiye ederim. Hem tabldot (çorbadan salataya kadar geniş bir menü) hem de fiyatlar çok uygun. Üstüne de yerel içki ikramları var :)


Muhteşem vadi, göl ve nehirlerin yanından, bol tünelli yollardan geçtik. Manzara inanılmazdı. Tünel dediğim, aslında, her türlü teknolojiden uzak, yatay kaya oyuntuları J Tepeden taş parçaları düşüyor ve yağmur suları sızıyor. Uzunlukları da değişiyor. Eğer tünelin duvarında dışarı açılan bir pencere yapılmamışsa, tünel içinde herhangi bir aydınlatma da yok :)



Yüzlerce metre derinlikteki vadileri, kıl gibi köprülerin üstünden aşmak anlatılır gibi değil. Tabi ki artan rakımla birlikte sıcaklık iyice düştü. Her bir molada bir kat daha giyinip yola devam ettik. Kar birikintilerinden birinde durup Temmuz ayına ait hatıra fotoğrafı bile çektik :)




Geceyi kayak merkezlerinin yakınında olmasından dolayı çok popüler bir yer olan Zabljak’ta geçirdik. Yağan yağmuru ve hiç İngilizce bilmeyen yaşlı otel personelini saymazsak keyifli bir geceydi. İnternetten Golubovic Apartments’a iki kişi (kahvaltı dahil değil) 20 €’ya rezervasyon yaptırmıştık. Burada da, eğer kayak sezonu dışında gittiyseniz, Dubrovnik ve Hvar’da olduğu gibi, pansiyon sahipleri gelip sizi buluyor ve pazarlığa da açıklar.


Ertesi sabah Tara Nehri’nin kenarından Kosova -  Priştine’ye doğru yola çıktık. Yolun yan tarafında, kazada ölenlerin anısına yapılan simgesel mezarlar burada da devam etti. Yolun güzelliği anlatılamaz…




Kosova Green Card’ı kabul etmediği için, sınırda ülkenin kendi sigortasını yaptırdık. Bir turist için son derece gereksiz 15  € ödeyerek ülkeye giriş yaptık. Priştine’de önce park yeri sorunu yaşadık. Sonra da bir vatandaştan, meşhur Kosova köftesi yemek için bir lokanta tavsiyesi aldık. Kosova’da fiyatlar bize kıyasla oldukça uygun. Köfte seçenekleri fazla. Köfteler büyüklüklerine göre adet başına 0,25 ve 0,50 Euro olarak fiyatlandırılmış. İstediğiniz porsiyonu kendiniz yaratabiliyorsunuz. 


Yemek sonrası birinden yol tarifi aldık. Amca Türkçeyi iyi konuşuyordu. ‘Çıkasın yola, dünesin sola, gürüsün orda büyüüükkk tabilayı’  :)

Priştine’den, konaklamak üzere Prizren’e geçtik. Ama turistik seçenekler az ve fiyatlar oldukça yüksekti. Oda fiyatları 40 € civarındaydı. Prizren’de kendimizi çok da keyifli hissetmeyip biz Ali’yle yola devam ettik. Ufuk abiler orada kaldı. Biz 100 km daha yol yaparak Üsküp’e gittik.


Üsküp, heykeller şehri. Her yerde bir şeyleri tasvir eden heykeller var. Genç kızdan Büyük İskender’e kadar sanki bildikleri her şeyi heykelleştirmişler. Şehrin meydanı sergi salonu gibi. Bizse onlara 'ucube' diyoruz...


Üsküp’ten Yunanistan’a girdikten sonra, gerçekten uzun ve son derece sıkıcı bir otoban yolculuğuyla Kalampaka (Kalabaka)  şehrine ve  Meteora’ya ulaştık. Burası gerçekten mistik bir yer. Kayaların zirvelerine ilkel koşullarda yapılmış manastırların olduğu büyüleyici bir bölge. Ortodoks keşişler Hristiyanlığı korumak ve inzivaya çekilmek için, yüksekliği 300 metreyi bulan kayaların tepesine önce kaya oyuntularından, sonra evler şeklinde manastırlar yapmışlar.  Zaten isminin anlamı da ‘gökyüzünde asılı’. Dünyanın her tarafından çok sayıda turist UNESCO’nun dünya mirası listesine aldığı bu bölgeyi ziyarete geliyor. Burada toplam 24 tane manastır varmış, 6 tanesi turistlere açık. Hatta bunlardan birinde James Bond filmi çekilmiş. Bu kayaları 11. yüzyıl teknolojisiyle oraya yapabilmek; hem de tepedeki düzlüğün alanına sıfıra sıfır ebatta bir inşaat yapabilmek sanırım sadece iman gücüyle açıklanabilir :) 
Eskiden yukarıya ipten bir asansörle çıkılıyormuş. Şimdi ise teleferik ve uzuuuuunnn merdivenler kullanılıyor.  Manastırlar arası mesafeler oldukça uzun. Yorucu bir gezi oluyor. Bu nedenle yazın yanınızda su ve şapka bulundurmalısınız. Gitmeden önce Meteora’ya ayıracağınız süreye göre bir plan çıkarın ve nerede ne olduğunu bilerek gezin bence. Alanın krokisini bütün otellerden temin edebilirsiniz.


İçeri girerken kadınların etek giymesi zorunlu. Böylesi dağ taş bir yere giderken büyük ihtimalle pantolon gibi bir şeyi tercih eden bayanlar, eskiden, kapıda kalıyorlarmış. Şimdi ise girişte anvelop modelli etekler dağıtılıyor. Komik oluyor ama idare edin :)

Duvar resimleri, kilise çanları ve kafatasları oldukça ilginç.  Savaşların resmedildiği tablolarda ise Türk ve Osmanlı’ya karşı düşmanlık had safhada. O bölümde görüntü almak yasak olduğu için sizinle paylaşamıyoruz ama ana tema olarak yerde sürünen Türk bayrakları, esir düşmüş askerlerimiz işlenmiş. Bizde bayrak kutsaldır; düşmanımızın bile olsa, asla bu şekilde tasvir etmeyiz.


Kayalıkların hemen altındaki bölgenin adı Kastraki. Turistik olmasından dolayı biraz pahalı. Marketler, restoranlar, küçük otel ve pansiyonlar var. Sadece, yazın arı istilasına uğrayabiliyor.

Konaklamaya gelince, Zozas Rooms isimli bir pansiyonda kaldık. Zaten konaklama seçeneği o kadar çok ki kafanız karışıyor. Biz iki kişi oda + kahvaltı 33  €’ya kaldık. Odamız Meteora manzaralı, küçük ve sevimliydi. Kahvaltısı çok iyiydi.  Ayrıca pansiyonun kendi otoparkı ve akşam bir şeyler içebileceğiniz keyifli bir bahçesi de var.


Meteora’dan sonra rotamızı Atina’ya çevirdik. Sprey boyaların esareti altındaki tarihi şehirde bit pazarını,
tavernalar sokağını ve tabi ki Akropol’ü gezdik (tabi ki dediğime bakmayın, rehbersiz gezince çok bir şey anlamıyorsunuz). Konaklama için iki yıldızlı Diros Otel isimli ultra başarısız bir otele rezervasyon yaptırmıştık. Kendine ait otoparkı ‘var’ görünen, ama aslında olmayan, ‘Ama var görünüyor’ dediğinizde de, ‘Evet, bilerek öyle koyduk’ deme yüzsüzlüğünü gösteren bir otel. Tek avantajı Omonia Meydanı’na yakın olmasıydı. Atina’ya vardığımızda akşamüstüydü. Sokaklarda yürüyüp 1 €’ya satılan Hindistan cevizi dilimlerinden yedik. Keşfettiğimiz bir pastanede küçük atıştırmalıklardan tırtıkladık. Akşam yemeği için, oralı birinden aldığımız tavsiye üzerine (hatırlarsanız, birinci restoran adresini Selanik için vermiştik) Monastraki bölgesinde bir tavernaya gittik. (Bizimki meydandan girince sağdan ilk olanıydı.) Tavernalar sokağında onlarca restoran var ve hepsi kapıya birer görevli koymuş, size yemekler hakkında resimli ve detaylı bilgi veriyor. Yemekler tek kelimeyle muhteşemdi. Mezeleri zaten bizimkilere çok benziyor. Favası bir harikaydı. Zeytinyağlı kızarmış emek ve baharatlı zeytin ezmesi çok çok güzeldi. Yemek tabağı da kocamandı; zira bitiremedik. İki kişi alkolsüz 25 € gibi bir rakamla kalktık.



Ertesi sabah erken saatlerde Akropol’e çıktık. Girişinde 12’şer € ödeme yaptık. Önceki seyahatimden kalma derme çatma bilgilerle kısa bir tur yaptık. Hava aşırı sıcaktı. Akropol’ün çevresinde keyifli kafeler, hareketli çarşılar ve adım başı tarihi kalıntılar/açık hava müzeleri var. Ve motosikletler… Sanki sokak değil, motosiklet pazarı :)




Şehrin deniz turizmi yönünü de görmek istedik ve Glifada sahiline doğru gittik. Uzun ve geniş plajlarda binlerce insan Ege Denizi’nin ve güneşin tadını çıkarıyordu. Tek sorun bütün plajlara giriş ücretli ve kesinlikle falezlerden aşağı, plaja inemiyorsunuz. 



Dönüş yolumuz üzerindeki son durak Sakız Adası. Bunun için Atina’dan feribota bindik. (Hellenic Seaways- 2 kişi + 1 motosiklet yaklaşık 100 €) Geceyi tulumlarda, bulduğumuz bir köşede uyuyarak geçirdik ve absürt bir saatte Sakız’a indik. Liman kenarındaki barlarda insanlar sabaha karşı eğleniyordu; sabah sekiz oldu, görevliler masaları topluyordu ve insanlar hala eğleniyordu :) Türkiye’den akın akın insan, eğlenmeye boşuna oraya gitmiyormuş.


Gece hayatı bir tarafa, bizim orada akşamüstüne kadar zamanımız vardı. Sabah 5 gibi vardığımız için önce kahvaltı yapacak açık bir mekan bulduk. Sakız rotaya sonradan dahil olduğu için biraz hazırlıksız yakalanmıştık. Biz de mayoları giyip koy koy dolaşmaya başladık. Hepsi farklı güzellikte onlarca koydan geçtik. Okuduğumuz bir blogda ‘Macera aramayın, bulduğunuz koydan denize girin. Denize girecek yer aramak tahmin ettiğiniz kadar kolay değil.’ diyordu. Haklıymış. Zira tepeden bakınca görünen birçok koya, araçla iniş mümkün değil.

Sakin bir yer bulup denize girdik. Komşu kıyı, aradaki mesafe sadece kırk beş dakika. Tek fark rüzgarla gelen sakız kokusu. Sonra biraz çarşı gezdik. Sakızlı hediyelik ürünlerden aldık. (özellikle 2 €’ya aldığımız sakız reçeli çok hoşuma gitti.) Yine kadınların komik etekler giyerek girdiği UNESCO korumasındaki kilise ve kafataslı manastırları ziyaret ettik. Sakız Adası konusunda çok olumlu izlenim taşımasak da gece hayatı ve yemek için değerlendirebilir.


Dönüş için Ertürk Lines’tan feribot bileti aldık. (Kişi başı 20, motosiklet için 30 €). Firmanın çalışanlarından hiç memnun kalmadık ama (İnternetten ödemesini yaparak satın aldığınız biletin basılı çıktısını vermemekte direndi adam! O bilet olmazsa feribota binemiyorsun.) 45 dakikalık yolculuğumuzu sorunsuz şekilde tamamlayarak Çeşme’ye ayak bastık.

Sonrasının konumuzla ilgisi yok ama, Urla’nın Demircili Köyü’nde Doğa Bağ Evi isimli bir yer var. Güveci ve mevsimine göre oğlak dolması çok başarılı. Oraya da giderek seyahatimizi noktaladık :)


Yüzyıllarca aynı sınırları paylaştığımız ve artık komşu olduğumuz ülkeleri görmek muhteşemdi. Bu gezimizde motosikletle yedi ülke dolaştık ve 4430 km yol yaptık. Umarız arayı çok açmadan başka bir gezi sonrasında tekrar görüşürüz.  Siz o arada yollarda kalın :)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder