Hayatımın
yolculuklarından biridir bu. Motosikletle Balkanlar. Bu kadar muhteşem bir
coğrafya, adım başı değişen insan profilleri, ‘Çıkasın yola, dünesin sola,
gürüsün orda büyüüükkk tabilayı’ şiveleri, değişik ve lezzetli deniz ürünleri,
kah büyük şehirler, kah küçük kasabalar, savaşın ve ekonomik bunalımların
izleri, tarihin portresi… Ve belki de her yerden daha çok, yeniden doğuş
mücadelesi. Balkanlar seyahati sadece kilometre değil; bazen bir suç ortaklığı,
bazen suçluluk duygusu.
Bir gezi
bloğuyla vicdan muhasebesinin ne alakası var di’ mi? Bosna Hersek’e gidip de,
Kolar Teyze canını ortaya koyarken, bizim birkaç yüz kilometre öteden sadece bakmış olduğumuzu düşününce, bunu idrak ediyorsunuz. Anlatılmaz, yaşanır…
ve gördüm ki, yaşananlar unutulmaz.
Yolculuğumuz
Türkiye’de evrak toplamayla başladı. Vize almak ve internetten otel
rezervasyonu yapmak birinci adım. Biz Türkiye’den çıkışı Yunanistan üzerinden
yapacağımız için Schengen’i Yunanistan’dan aldık. Bir de sadece Yunanistan
istiyor diye, uluslararası ehliyet alınması gerekiyor. Bunun fiyatı 350
TL. Başka hiçbir ülke size uluslararası
ehliyet sormuyor. Türkiye’de rutin
yaptırdığımız trafik sigortasına karşılık, Avrupa için Green Card almak
gerekiyor. Bunun da 15 gün için geçerli fiyatı 63 Euro. Tabi ki biri gıcıklık
yapacak; Kosova ne hikmetse bu Green Card’ı kabul etmiyor. Ülkeye girerken 15
Euro ödeyip Kosova’ya özel Green Card çıkarıyorsunuz.
Vizeyi
aldıktan sonra sıra yolculuk hazırlığında. Bir kadın için toplam 120
litrelik çantalara 15 günlük eşya sığdırmak marifet. Seyahat alışkanlığı
olanlar zaten bilirler. Ben şampuan gibi kullanıldıkça azalan materyalleri
küçük şişelere koyuyorum ki, boş kabı yer tutmasın, atılsın. Böylece gittiğim
yerden alışveriş yapsam da; giderken kapanabilen çantalar, dönerken kapanmak
için direnmiyor. İki çift, iki
motosiklet şeklinde yola çıktığımız için bazı ortak kullanım malzemelerini Cemile
Abla ve Ufuk Abi ile bölüşme şansımız oldu. Planımız birkaç gece kamp yapmak,
çoğu yerde otellerde kalmaktı. Bunun
için çadır, uyku tulumu ve mat da taşıdık. ‘Balkanlar’dan gelen soğuk ve
yağışlı hava’ cümlesinin yarattığı
tedirginlikle, ince kalın, açık, kapalı değişik tipte giysiler aldık yanımıza. Zaten
oranın havası, İzmir’in kızları gibi; güneş ve bulut havada debelenip duruyor.
Bu yüzden yağmurluk şart. E rotamızın
içeriği de düşünüldüğünde, mayodan kalın kıyafetlere kadar her şey lazım
olacak. Biz bu seyahati yaptığımızda Temmuzdu. Dağlık Karadağ’da yüksek rakımlarda
seyredip Hırvatistan’da denize gireceğiz. Bu yüzden kolay yıkanıp hızlı
kuruyabilen, bunu yaparken az yer tutan ve terletmeyen giysileri seçtik. Ve bir açık, bir de kapalı ayakkabı lazım.
Bu
rotamızın merkezi Karadağ’dı. Bu ülkeyi hem Adriyatik kıyısından hem de dağlık
kısmından geçmek için Sırbistan’a girmemeyi tercih ettik.
16 günde
yaklaşık 4000 km yol yapmayı planlayarak, akşam iş çıkış saatinde yola düştük. Rotamız
şöyle olacaktı:
İzmir - Burhaniye - İpsala- Kavala- Selanik- Bitola- Ohrid- Elbasan- Tiran- Budva- Kotor- Dubrovnik- Mostar- Hvar adası- Split- Zadar- Plitvicka Milli Parkı- Zenica- Saraybosna- Priştina- Prizren- Üsküp- Meteora - Atina – Sakız Adası – İzmir.
İzmir - Burhaniye - İpsala- Kavala- Selanik- Bitola- Ohrid- Elbasan- Tiran- Budva- Kotor- Dubrovnik- Mostar- Hvar adası- Split- Zadar- Plitvicka Milli Parkı- Zenica- Saraybosna- Priştina- Prizren- Üsküp- Meteora - Atina – Sakız Adası – İzmir.
Burhaniye’deki
arkadaşlarımız Arzu ve Barış’ın evinde geceyi geçirip sabahın çok erken
saatinde hareket ettik.
Keşan’da yemek molası verip satır et yedik. Gerçekten
inanılmaz lezzetliydi.
Son derece bozuk
bir yoldan İpsala sınır kapısına vardık. Bir sorunla karşılaşmadan Yunanistan’a
girdik. Ali her zamanki gibi koordinat konusunda detaylı bir hazırlık yapmıştı
ve her yere ulaşım çok kolay oldu.
İlk
durağımız (en sevdiğim Yunan şehri) Kavala’ydı. İpsala’dan 195 km. Buranın
gerçekten farklı bir atmosferi var. 2000 yılından beri dört kez ziyaret ederek
Yunanistan’ın çöküşüne tanık olmuş biri olarak, Kavala’yı tarzıyla İzmir’e çok
benzetiyorum. Çivisi çıkan diğer Yunan şehirlerinden çok farklı burası. Konusu
açılmışken, ben Yunanistan’ı pek sevmem. Nedeni de yozlaşmış, kirlenmiş, sahip
çıkılmamış olması. Sokakları idrar kokusundan geçilmiyor. Önemli tarihi
binaların üzerinde sprey boyalarla çirkin çirkin yazılar… Bu durumu sadece
ekonomik krizle açıklayamazsınız. Zira milli değerlerine sahip çıkmayan bir
millet, o krizden ‘asla’ çıkamaz. Krizi
atlatmanın yolu sana para kazandıracak (ve çok değerli olan) tarihi yapıların
canına okumak olamaz. Son gidişim beni Yunanistan’dan iyice soğuttu. Bu yazıda
da, rotamız gereği, bu ülkeyi iki kez paylaşacağız.
Ülke
hakkında bu kadar çemkirdikten sonra, Kavala’ya geri dönelim. Çok güzel
bakery’ler, keyifli kafeler, kalabalık caddeler ve yol üstü etkinlikleri bize
çok güzel bir gün yaşattı.
Kavala’ya girdiğimizde hava kararmadan kamp yerine
ulaştık. İlk akşamı Batis isimli kampingde geçirdik. Oldukça güzel, deniz
kenarında, ulaşımı kolay ve temiz bir kamp alanıydı. Fiyatları da iyiydi. 1
motosiklet + iki kişi+ bir çadır alanı (çadır bizden) 15 Euro. Soğuk ve yağışlı hava kendini ilk orda
gösterdi. Çadırları kurup kamp alanından şehri gezmek için ayrıldığımızda, hava
günlük güneşlikti. Kısa sürede bastıran yağmur, bizim hazırlıksızlığımızla
birleşince, bize sırılsıklam bir gece geçirtti. Havaya pek güvenmeyin.
Şehirde
deniz kenarında yürüyüş yapabilirsiniz. Lunapark, 1 Euro’ya mısırcılar, sokak
konserleri, kafeler ve barlarla keyifli bir sahili var. Biz de çok güzel bir
kafeye oturduk. Alkollü içecekler 3€ civarında. Alkole bizim kadar vergi ödeyen
yok zira.
Sabah erken
saatlerde Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün evini de ziyaret etmek üzere
Selanik’e doğru yola çıktık.
Otoyollar güzel ama ikide bir para ödüyorsunuz.
Aralarda gişeler var (bizim gibi sadece yol başlangıç ve bitişlerinde
değil) 1,70 € ile 2,50 € arası paralar
ödeyip duruyorsunuz. Bol bol bozuk para lazım. Otobanda, bizim dinlenme
alanları gibi olan yerlerde ‘kantina’ dedikleri karavan büfeler var. Bir
tanesinde durup hamburger ve hotdog’lu bir kahvaltı yaptık. Sandviçler o kadar
büyüktü ki ben yarısında tıkandım. Fiyatları da oldukça makul (her bir sandviç
yaklaşık-5 €).
Şehirde
biraz tur atarak Atamızın doğduğu evi bulduk. Bahçesinde büyük değişiklikler
yapmışlar. Ben beğenmedim. Eski havası kaybolmuş. Eskiden çim olan zemin, taşla
döşenmiş. Ana kapı girişi de banka gişesi gibi olmuş.
Ali Rıza Efendi’nin
diktiği nar ağacı ise dimdik ayakta :)
İçerde de mobilyalarla ilgili
bir çalışma olduğundan evin içini gezemedik :( Ön tarafı Türk Konsolosluğu olan bina her gün çok sayıda turist
ağırlıyor.
Evin hemen
karşısında ‘Türk çayı bulunur’ yazan bir kafeye oturduk. Yazının yanına bir de
Çaykur’un sarı Rize Çayı’nın paketini koymuşlar kocaman. Çay kötüydü. Daha da
kötüsü frappe’siyle ünlü Yunanistan bu içecekle hepten sınıfta kaldı. Ali kat
be kat güzelini evde yapıyor :)
Caddeler az
önce bahsettiğim gibi, pis ve bakımsız. Eskiden birbirinden güzel dükkanlar
vardı o büyük caddelerde. Şimdi hepsi kepengi indirmiş durumda. Ülke
ekonomisini bilmem, ama sokak ekonomisi çökmüş durumda. Bu yüzden diyorum,
mevcut kaynaklara sahip çıkmak gerek. Mesela bu kare tam da Atatürk’ün evinin
karşısı; yani en turistik noktalardan biri. Gerçekten de pislikten geçilmiyor.
Bu
isyanlardan arda kalan en (ve tek) güzel şey grafittiler olmuş. Çok yaratıcı
çalışmalar var duvarlarda, evlerin kapılarında, arabalarda.
Yunanistan’ın
en otantik yönlerinden biri de, kazılan her yerden bir şehrin fırlaması. Yolda yürürken onlarca Açıkhava müzesinin
yanından geçiyorsunuz. Çevrede Osmanlı’nın izleriyle de adım başı
karşılaşıyorsunuz.
Selanik’in
kıyısı, kopyala-yapıştır bir İzmir görüntüsü.
İncik boncuk satmaya çalışanlardan
rahat edebilirseniz deniz kenarında oturup imbatı, bu sefer de karşı kıyıdan
hissedip bir kahve içebilirsiniz. Burada da çok lezzetli bakery’ler var. 0,5
cent-2 Euro aralığında çok lezzetli atıştırmalıklar bulabilirsiniz.
Malum,
Yunanistan tarih boyunca demokrasinin simgesi olmuş. Geniş meydanlar da bunun
tarihsel kanıtı. İnsanları bir araya getirmeyi amaçlayan bu meydanlar, bugün,
kafelere, elinden telefonu hiç düşürmeyen gençlere (zira her meydanda free
wi-fi bulabilirsiniz) ve sokak müzisyenlerine ev sahipliği yapıyor.
Akşam
yemeği konusunda fikir danıştığımız bir Yunanlı bize bir taverna önerdi. Muh-te-şem
lezzetli :) Tabakta midyeden
karidese birçok şey var. Ve kocaman bir porsiyon. Dördümüz de farklı yemek
sipariş ettik ama hiçbirini bitiremedik. Tabi ki uzo içmeden dönülmez. 20’lik şişenin restoranda açılış fiyatı
sadece 5 Euro. Uzo inanılmaz lezzetli. Klavyem müsait olmadığından yazamıyorum
ama OYZOY MEAAOPON gibi bir yazılışı var restoranın. Kişi başı yaklaşık 20 Euro gibi bir rakamla
mekandan çıktık. Bir daha Selanik’e yolumuz düşerse mutlaka oraya gideceğiz.
(Böyle bir taverna adresini bir de Atina
için vereceğiz)
Bu da
yemekten sonra ikram ettikleri tatlı. :)
İskandinavya
yazımızı okuyanlar, otel rezervasyonu konusunu hatırlarlar. Orada otele
gitmeden en az 5-6 saat önce rezervasyonu yaptırmış olmanızı önermiştim. Burada
durum farklı; otellerin hali iç açıcı olmayabilir. Bu nedenle oteli görmeden
ödeme yapmamanızı öneririm. Zaten genelde internet fiyatını kapıda da kabul
ediyorlar. Biz yine booking.com’dan Hotel Ilissia’ya bakmıştık. Cadde üstünde,
merkeze yakın bir yer. Seyahati motorla yapınca, çocuğun gibi, gece onun da
güvenliğini düşünmek zorunda kalıyorsun. Bu otelin önü (aslında geniş bir
kaldırım) motorları park etmek için uygundu. Gecelik iki kişilik oda fiyatı 18
€ idi.
Yakıt
konusunda da fikir vermeye çalışacağım. Enteresan şekilde apartmanların alt
katlarında, iki pompalı küçük benzinciler var. Havaya uçarsa apartmanı da
yanında götürecek… Benzin fiyatı Yunanistan’da ortalama 1.70 EURO civarıydı.
Hristiyanlarda,
trafik kazasında hayatını kaybedenlerin anısına, kazanın olduğu yere konan
şeyler var. Bu şey İskandinavya’da mezar taşı gibi; Avrupa’da küçük, camekanlı,
içinde birkaç şahsi eşya ve İsa-Meryem resmi bulunan dolaplar şeklinde. Hatta
bazıları küçücük çocuklara ait. Görünce ister istemez frene basıyorsunuz.
Sırada
Makedonya var. Bu arada Yunanistan ve Makedonya yönetimlerinin karışık bir tarihsel
birlikteliği var. Bu nedenle bizim Makedonya dediğimiz topraklar F.Y.R.O.M. (Former
Yugoslav Republic of Macedonia) olarak isimlendiriliyor. Makedonya, daha
girer girmez insanı saran, çok sıcak ve samimi bir yer. Biz bayıldık bu ülkeye.
Para birimi Makedon denarı. Bize göre ucuz bir ülke. İlk adresimiz Bitola, yani
Manastır; Atatürk’ün eğitim aldığı şehir. Selanik’le arası 230 km. İlk iş
kendimizi Manastır Askeri İdadisi’ne atıyoruz. Girişte yaklaşık 2 TL’ye denk gelen bir ödeme yaptık. Heyecanımız ve beklentimiz oldukça fazlaydı. Ta ki
ikinci kata çıkana kadar… Biz orijinali korunmuş bir okul beklerken, sınıftan
müzeye dönüştürülmüş büyük bir oda gördük. Atatürk’ün o döneme ait birkaç özel
eşyası ve resimleri sergileniyor. Alt katta tuvalet ve idari ofislerin olduğu
bölüm çok daha otantik. Biraz hayal kırıklığı oldu ama bizim için yine de çok
özel ve değerli bir yer orası.
Bitola,
zaten bir tane büyük caddesi var (oraya da taşıt giremiyor); küçük ve çok
sevimli bir yer. İnsanları çok sıcak. Çiçekli balkonlar, şık ve güzel kadınlar,
gülen yüzler…ben sevdim burayı :)
70 km
uzunluğundaki yemyeşil dağ yollarından geçip Ohrid şehrine ve gölüne vardık.
Orada göl kenarında bir campingde kaldık (Elesec Camping). Fiyatı yine çok iyi. İki kişi + çadır yeri+
motor parkı 5 €’dan az bir rakam. Öğleden sonra çadırımızı kurup hemen göl
kenarına gittik. Ohrid Gölü tatile gelen çok sayıda misafiri ağırlıyor. Biz de
belki yüzeriz diye düşündük ama biraz kirliydi, girmedik. Kamp alanı yer olarak güzel ama şartlar
konusunda vasattı. Tuvaletleri kötüydü. Çeşmeden akan su el yıkamak için bile çok
soğuktu. Ama gölün muhteşem gündoğumu ve günbatımı manzaralarını
kaçırmamalısınız. Kalınabilecek hoş bir yer. Havanın soğuğunu saymazsak
konforlu bile sayılabilir :) Zira bizim
yanımızdaki her şey yazlıktı, tulum, çadır vs.
Akşam şehir
merkezinde dolaşmaya çıktık.
‘Makedonya’ya hoş geldik J Balkan Dansları Etkinliği varmış. Etrafta dolaşan yöresel giyimli
dansçılarla atmosfer iyice keyifli oldu.
Ertesi
sabah çadırımızı tasımızı tarağımızı toplayıp Arnavutluk’a doğru yola çıktık. Muhteşemdi.
Karnımız acıkınca Cemile Abla’nın gördüğü yol kenarındaki restorana girdik. yine hepimiz farklı şeyler sipariş ettik (Tas kebabı, yahni, ızgara, ortaya da salata) Hepsi o kadar lezzetliydi ki… Üstüne Türk kahvemizi de içip Elbasan’a doğru devam ettik.
Aklımızda Elbasan tava yemek vardı ama bizim bildiğimiz o yemeğin, bu bölgeyle bir alakası yokmuş :( Elbasan’dan Tiran’a iki farklı yol gösteriyordu. Biri otoban diğeri ise dağ yolu. Otobana mı girsek, dağ yolundan mı gitsek derken dağ yolunu seçerek kendimizi muhteşem manzaralı bir dağda, uçurum kenarında yol alırken bulduk.
Karnımız acıkınca Cemile Abla’nın gördüğü yol kenarındaki restorana girdik. yine hepimiz farklı şeyler sipariş ettik (Tas kebabı, yahni, ızgara, ortaya da salata) Hepsi o kadar lezzetliydi ki… Üstüne Türk kahvemizi de içip Elbasan’a doğru devam ettik.
Aklımızda Elbasan tava yemek vardı ama bizim bildiğimiz o yemeğin, bu bölgeyle bir alakası yokmuş :( Elbasan’dan Tiran’a iki farklı yol gösteriyordu. Biri otoban diğeri ise dağ yolu. Otobana mı girsek, dağ yolundan mı gitsek derken dağ yolunu seçerek kendimizi muhteşem manzaralı bir dağda, uçurum kenarında yol alırken bulduk.
Tiran benim
için kabus gibiydi. Trafiği rezalet. Hani bazı şehirleri içiniz hiç almaz ya…
Bunun fiziksel güzellikle hiç ilgisi yok (ki, oldukça yeşil bir coğrafyası
var). Önünü kesen dilenciler, manyak gibi kullanan sürücüler derken
kendimizi şehrin çıkışına zor attık. Bu arada Ali bana, Arnavutluk’ta çok
sayıda Mercedes marka arabanın ve araba tamirhanesinin (ya da sökümhanesinin :) ) olduğunu duydum, demişti. Nedenini orada anladim :) Kim bilir kimindi o arabalar! :)
Ali ne
zamandır Karadağ’ı dilinden düşürmüyor ve orayı merakla bekliyordu. Ben de,
isminden mütevellit, böyle çirkin, efendim, sevimsiz falan bir yer diye
düşündüm Karadağ’ı. Araştırmaya da hiç vaktim olmadığından, bilgisiz ve
fikirsiz şekilde yola çıkmıştım. Ama Ali ve Ufuk Abi, sıklıkla, planı bu ülkeye
göre yaptık, inanılmaz bir yer diyorlardı. Ülke sınırlarının dantel gibi olduğu
Balkanlar’da, Karadağ’ı da iki bölüm halinde gezecektik.
Veeee
beklenen ülke Karadağ’a Bar şehrinden giriş yaptık. O kadar güzeldi ki…
Tek
sorun hava kararmadan kalacağımız oteli bulmamız gerekiyordu. Acele içinde
navigasyonu takip edip oteli ararken ben tek kelimeyle arkama bakıyor, batan
güneşle kararan şehri bir daha nasıl görebileceğimi düşünüyordum. Allahtan
canım kocam da aynı fikri paylaşmış ve otele yerleştikten sonra, karanlık orman
yolunda motosiklet kullanmak pahasına, şehri gezmeye geri döndük. Tek kelimeyle
bir tatil şehri. Her şey var. Bizdeki
gibi sayfiye yerlerinde kurulan gece pazarları, cıstak cıstak müzik yapan ve
gençlerin mekanlardan taştığı diskolar, deniz kenarı mısırcıları, satın
alınarak yarımadanın tamamı üzerine kurulmuş bir otel, çok şık gece kulüpleri…
Karadağ vize de istemiyor bu arada. Bir charter uçağa ya da erken rezervasyona
bakar :)
Gece
Kotor’a çok yakın bir yerde, Apartments Ivetic isimli bir apartta kaldık. Çok
güzel, tertemiz, içinde her şey var. Balkanlar gezisinde konaklama konusunda
kriterleri biraz düşürmüştük. Ama burası süper lüks J Bir aile işletiyor. Çok sıcak insanlar. 4 kişi
25 Euro.
Ertesi
sabah 95 km’lik Dubrovnik yolu için otelden ayrıldık. Yolun güzelliğini sözle
anlatmak pek mümkün değil. Meşhur
Fransız rivierası, yanında zayıf kalır J Fiyortların güzelliği, şehirlerin düzgünlüğü, evlerin sevimliliği
sizi resmen masala sürüklüyor. Ve derken Kotor yukardan göründü. Resim gibi.
Kotor tam
bir Adriyatik şehri. Fiyordun içine kurulmuş, sıklıkla cruise gemilerini
ağırlayan bir şehir. Küçücük aslında. Motorları park ettik. Cemile Abla, orda
bir yer var, herkes oraya giriyor, müze falan herhalde dedi (girişinde Kotor
Art yazıyordu). Siz girin, biz şehri turlayacağız dedik. Meğer orası Stari
Grad’mış (Old Town-Eski Şehir). Bütün Balkan şehirlerinde olan, eski şehrin
orijinal halde korunduğu, yaşamın devam ettiği, surlar arasındaki saklı dünya.
Kotor
turistik olmasından dolayı biraz pahalı. Meydandaki bir büfede bir şişe 0,5’lik
su 2 €. Oraya biraz hazırlıklı gitmek gerek. Surların dışında kalan yerde de
birkaç kafe restoran var ama esas atmosfer içerde. İçerde evler, oteller,
kiliseler, restoranlar; yaşama ait her şey var. Orası da ayrı bir dünya :)
Yolumuz
benzer güzelliklerle Dubrovnik’e kadar devam etti. Dubrovnik’e gitmek için iki
farklı seçeneğiniz var. İlk seçenek, fiyordu feribotla geçmek, ikincisi ise
fiyordun çevresinden dolaşmak. İkinci
seçenek süre olarak yaklaşık 45 dk. daha uzun. Eğer vaktiniz varsa ikinci
seçeneği tercih edebilirsiniz.
Bize yolda karşılaştığımız motorcu (o da nasıl bir kelimeyse) arkadaşlar, konaklama konusunda bir bilgi vermişlerdi. Eğer Dubrovnik için otel
rezervasyonu yaptırmadıysanız, merkezi noktalarda, apart ya da pansiyon sahibi
kişiler yanınıza gelip oda arayıp aramadığınızı soruyorlarmış. Ve pazarlığa da
açıklarmış. Aynen öyle oldu. Dubrovnik’e girmeden önceki seyir terasında
manzara fotoğrafı çekerken, adamın biri 35 €’dan başlayan bir telifle yanımıza
geldi; 25 €’da anlaştık. Aslına bakarsanız kaldığımız yer daha da fazla edecek
bir yer zaten değildi ama Dubrovnik biraz pahalı. İki kişi 25 € gayet iyi bir
fiyat. (Kahvaltı dahil değil). Eğer
şahsınıza ait araç varsa, merkezin görece pahalı konaklama seçeneklerinin
dışına çıkabilir, yaklaşık 5-10 km uzaklıkta daha ucuz seçenekler
bulabilirsiniz.
Kaldığımız
yer denize yakındı. Ali kendini kızgın kumlardan serin sulara fütursuzca
bırakırken, ben bel hizamdan geri döndüm. Zira kuzeye yaklaşan yerde denize
girme fikri, parmağımı suya değirdiğim an uçup gitmişti.
Akşamüstü
şehri gezmeye çıktık. Dubrovnik Kotor’dan önce gördüğüm bir yer olsa kesin
dibim düşerdi ama Kotor çıtayı biraz yükseltti. Yine de çok güzel. Stari Grad
kısmı da, surların dışı da ayrı güzel. Zaten
kale içi yaşamı olayına bayıldık. O daracık sokaklarda Tarlabaşı edasıyla
karşılıklı kurulmuş teleferiklerde asılı çamaşırlar, kapının önüne çıkmış
çekirdek çitleyen teyzeler bize hiç yabancı gelmedi :)
Yemek konusuna gelince… Bize orada uygun fiyatlı
ve lezzet olarak da, çeşit olarak da mükemmel balık lokantaları
bulabileceğimizi söylemişlerdi. Ama çok acıkmıştım, bizim restoran aramaya pek fırsatımız kalmadı.
Şık bir yere oturduk. Verilen eşgalden oldukça uzaktı ama memnun kaldık.
Karışık tabak siparişi verdik. Farklı yöntemlerle pişirilmiş çeşitli balıklar
ve balık ezmesi vardı. Hayatımda yediğim en iyi ahtapot salatası da o
tabaktaydı. Doyurucu olmamakla birlikte çok ama çok lezzetliydi. Sanırım porsiyon başı 20 € idi.
Dubrovnik’teki
Stari Grad baya büyük. Yürürken biraz yoruluyorsunuz. Bir de şehir yamaca kurulu olduğundan her
taraf yokuş. Aracınızı yokuşun taa en başına park etmeden önce araçla aşağıda
bir tur atmanızı, yer bulursanız (ücretli de olsa) mutlaka orda bir yere
koymanızı öneririm.
Ertesi gün
150 km’lik bir yolculukla Mostar’a geçtik. Yazının başında anlatmaya çalıştığım
vicdan muhasebesi burada başlıyor işte. Bosna Hersek her adımda yaşadığı
acıları sizinle paylaşıyor. Ama Saraybosna ve Mostar bu yarayı en derinden alan
yerler. Mostar Köprüsü yeniden yapılmış, Neretva da eskisi kadar üzgün olmamaya
çalışıyor ama acılar çok büyük.
Mostar tabi
ki çok farklı bir atmosfere sahip. Orayı değerlendirirken de çok objektif
olamıyorum. Şehre bayıldım ama her şey turisti yolmaya yönelik. Restorandaki
tuvaletten, en iyi karenin yakalanacağı fotoğraf çekim noktasına kadar her şey
ücretli. Cevapci köftesi yedik.
Hayatımda yediğim en kötü etti. Muhtemelen kebabın kendisi öyle değil, ama çok
özensiz pişirilmişti. Fiyatlar genel olarak çok uygun. Köprünün etrafındaki
çarşılarda her şeyi bulabilirsiniz. Bankalar, turistik hediyelik eşya
dükkanları, marketler vs. Magnetler ortalama 1 €. (Magnet ve su fiyatları bir
yerin pahalılığı hakkında ortalama fikir vermekte en iyi kıstas) Bu arada yerler taş ve sürtünmekten aşırı
kaygan bir hale gelmişler. Oraya giderken ayakkabınızın kaymayan tabanlı
olmasına dikkat edin çünkü jilet gibi.
Mostar
Köprüsü’nün tepesinde, bahşişler 5 €’yu bulduğunda gösteri atlayışı yapan iki
kişi vardı. O kadar sıcak havada, o buzzzz gibi suya, o yükseklikten atlayınca
nasıl kalp krizi geçirmediklerine şaşırdım doğrusu. Zira Neretva Nehri’nin suyu
çok soğuk. Ben ayaklarımı soktum, onuncu saniyede uyuştum.
Mostar’ın
ardından yeniden Hırvatistan sınırından geçtik. Hvar Adası’na kalkan feribota Drvenik’ten
bindik.
Yaklaşık 30 dakika sonunda adaya ayak bastık. Zira yol daha yeni
başlıyormuş. Adanın merkezine ulaşmak için 50 km daha yol yaptık.
Bu arada yol
üzerinde kamp alanları ve pansiyon olarak kullanılan evler var. Jelsa’daki
deniz kenarı kampı bunlardan biri. Ufuk abiler orada konakladı. Yeri çok güzel
ve temiz bir tesis. Ama biz merkezde kalmak ve geceyi de yaşamak isteyip yola
devam ettik. Yol yemyeşil ve virajlı. Ali bu virajların keyfini çıkarırken, ben
‘galiba bunun sonu yok’ diye düşünmeye başlamıştım ki, merkez göründü.
Dubrovnik’teki senaryo burada da tekrarlandı. Merkezdeki bir kavşakta, elinde
‘boş oda’ yazılı bir kartonla bekleyen teyzeden oda kiraladık. Yol üzerinde
birkaç apart ve pansiyona bakmıştık. Fiyatlar aşağı yukarı aynı. İki kişi 30 € ya
odayı tuttuk. Oda küçücüktü ama çok temizdi ve yeri çok iyiydi. Hatta sabah
deniz manzaralı balkonumuzda kahvaltı bile yaptık :)
O gün,
kilometre yapmadığımız tek dinlenme günüydü. Denize girdik, yürüyüş yaptık,
aheste kahve içtik… Sabah uyanınca, akşamki kısa gezintide keşfettiğimiz market
ve fırından alışveriş yapıp biraz balkon sefası yaptık. Ardından mayoları giyip
kendimizi dışarı attık. Cam gibi, pırıl pırıl suyun kenarında yürüyüş yaptık.
Denizin kenarında, yürüyenleri de, yatıp güneşlenenleri de hiç rahatsız
etmeyecek şekilde yapılmış bir yürüyüş yolu var. Hatta bu yol beş yıldızlı bir
otelin ‘içinden’ de geçiyor. Bizde olsa o ‘top secret’ otellerin çevresine
yüksek bir duvar çekilir; ne hadlerineyse, sen sade vatandaş olarak denizi bile
görmekten mahrum bırakılırsın. Adamlar yolu orda kesmek şöyle dursun;
değiştirmemiş bile. Otele tepeden bakarak geçip gidiyorsun. Denizdeki rengi ve
albeniyi anlatmaya söz yetmez. Bana göre tek sorun, deniz çok soğuk.
Bizdeki
ücretli beach kavramı sanırım onlarda yok. İstediğin yere havlu atabiliyorsun.
Bizim sadece bir günümüz olduğu için tekne turlarına bakamadık. Ama siz mutlaka
değerlendirin. Kişi başı yaklaşık 35 €’ya çeşitli güzergahlara tekne turları
var.
Motosikletle
tepedeki kaleye çıkıp panoramik Hvar seyri yaptık. Muhteşem bir manzara. Özellikle
zindan bölümündeki o dönemde kullanılmış işkence aletleri görülebilir.
Her tatili
Hvar’da geçiren bir arkadaşın verdiği bilgi ile, denize girmeye bir yan koy
olan Milna’ya gittik. Teknelerin yolcu indirdiği yerin birkaç yüz metre
arkasında küçük bir koy. Çoookkk güzel…
Milna'da denize girdikten sonra Stari Grad'a geçtik.
Milna'da denize girdikten sonra Stari Grad'a geçtik.
Hvar
Balkanlar’daki diğer turistik noktalardan biraz daha pahalı. Stari Grad’ı
gezdikten sonra akşam yemeği için tekrar Milna’ya geldik. İki kişi yaklaşık 25 € ödedik. Yemekler
lezzetli ama çok tuzlu. Ben bitiremedim zira dilimde tuz yüzünden oluşan
kabarcıkları hissetmeye başlamıştım. Bu arada akşamüstü saatlerinde ortaya
çıkıp saldırıya geçen sivrisineklere karşı hazırlıklı olmalısınız. Biz sinek kovucuyu
yanımıza almadığımız için delik deşik olduk.
Hvar’ın
gecesi ayrı bir keyif. Restoranlar, kafeler, barlar hepsi dolu. Ama boğan bir
kalabalığı da yok. Çünkü bütün işletmeler aynı yere tıkılmamış. Döndüğünüz her
köşede sizi farklı atmosferde mekanlar karşılıyor.
Ertesi gün sabah
erken saatlerde Stari Grad üzerinden Split’e feribotla yola çıktık. Split’te
fazla oyalanmadan rotamızı Unesco’nun dünya mirası listesinde bulunan doğa
harikası Plitvicka (Plitvice) Milli Parkı’na çevirdik. Yolumuz 310 km. Otoban’da
ilerlerken hem hava çok bozmuştu hem de rüzgardan dolayı dinlenme tesisi gibi
bir yerde mola verdik. Dinlenme tesisi içinde turistik tabelalar vardı ve
SKRADYN diye bir yeri gösteriyordu. Dinlenme tesisinde bu tabelaların ne işi
var derken muhteşem bir manzara ile karşılaştık.
Biz yol üzerindeki her yeri görmeye çalışarak
gittiğimiz için, Zadar’a da uğradık. Bunun için otobandan ayrılarak 17 km içeri
girdik. Çok sevimli ve sakin bir yer. Tabi ki buranın da Stari Grad’ı var.
Zadar’dan
sonra otoban kullanmamaya karar verdik. Yine çok güzel yollardan ve köprülerin
üzerinden geçerek yolumuza devam ettik. Bu büyük köprülerin üzerinde 50 € ya
bungee jumping yaptıran yerler vardı.
Korenica’ya
vardığımızda rakımdan dolayı hava çok soğumuştu ve acilen kalacak yer bulmamız
gerekiyordu. Aslında bütün planlar kamp alanlarında konaklamaya göre
ayarlanmıştı ama hava koşulları ve yorgunluk, oteli daha cazip hale getirdi.
Zira gece konforlu geçmeyen uyku, ertesi gün acısını fena çıkarıyor.
Seçenekler
genelde dağ evi şeklinde. Hepsi birbirinden şirin görünüyor. Ama sanırım en
iyisini yine biz bulduk J Bizim kuzu
çevirdiğimiz gibi, domuz çevirme yapan bir restorandan dönünce, baya ilerde bir
evdi. Zaten küçük bir yerleşim yeri burası. Otele, daha doğrusu dağ evine
yerleştik. Ertesi günkü Plitvicka Milli
Parkı gezisi hakkında otel çalışanlarından küçük bir bilgilendirme alıp sabah
7’de yola çıkmak üzere odamıza çekildik. Yolculuğun en ince detayına kadar mimarları
Ali ve Ufuk abi, ben de yanında misafir sanatçı olduğumdan, milli parkın ne
muhteşem bir yer olduğu konusunda fikrim olmaksızın anlatılanları
dinledim. Tek anladığım sabah erkenden
yola düşmek lazımdı. Tertemiz havada yağmur kokusunu içimize çekerek balkonda
biraz oturduk. Temmuzun cavcav sıcağından eser kalmamıştı. İçerde
kaloriferimizi açıp uyuduk.
Ertesi
sabah erkenden kalkıp (ki o tertemiz havada zımba gibi uyanıyorsunuz) sisli
havada yola çıktık. Görüş mesafesi oldukça kısaydı. Milli parka girişte motosiklet
için ücretsiz olan park yerine koyup biletimizi aldık. Bilet fiyatı yaklaşık 30
TL. Bu fiyata giriş ve içeride kullanılacak ulaşım araçları dahil. Girişteki
kafede her çeşit yiyecek ve içecek var. Biz belki bulamayız diye sandviç
yapmıştık. Giderken yanınızda atıştırmalık, yağmurluk, yedek çorap ve
fular-eşarp-Buff mutlaka olmalı. Hava oldukça serin ama yürüdükçe
terliyorsunuz.
Burası
UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde, içinde basamak gibi sıralanmış 16
tane göl ve aralarındaki şelalelerden oluşan, ormanla kaplı muhteşem bir milli
park. Çok çeşitli bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapıyor. Alanı oldukça
geniş ve yürüyüş, otobüs ve tekneden oluşan bir ulaşım ağı var. Hangi parkuru
seçeceğiniz size bağlı. İçeride geçirmeyi planladığınız süreye göre, danışmanlar
size yardımcı oluyor ve A’dan K’ye kadar olan rotalardan kendinize bir karışım
yapıyorsunuz. Bu rotalar genelde Büyük Şelale’de sonlanıyor.
Plitvicka Milli Parkı sözle anlatılacak gibi değil. Doğanın her rengini barındıran bir
yer. Çok da sıkı korunuyor. Yürüyüş platformları hep ahşap. İçerde bir kamp
alanı ve iki de restoran bulunuyor.
Girişteki
görevliye, yoldaki sisli havanın içerde görüşü etkileyip etkilemeyeceğini
sormuştum. Aldığım cevap ‘Don’t worry. It’s like a fairy tale inside’ demişti.
Aynen öyleymiş…
Çok hızlı
değişen hava koşullarını sevmeyen migrenim kendini göstermese, harika bir gün olacaktı… :(
Plitvice’den
ayrılıp Saraybosna’ya gitmek üzere yeniden sınırdan geçtik. Bütün yol
Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı hava dalgası peşimizi bırakmadı J Bir de 500 km yol yaptığımız düşünülünce… Kalacağımız
Guest House’u biraz aradık. Yeri tam merkezdeydi ama motosikletleri park etmek
için hiç güvenli değildi. Ali ve Ufuk abi ücretli bir otopark buldular. Daha
hostele yerleşmeden birçok Türk’le karşılaştık ve kendilerinden börekçi tarifi
aldık. Kısa bir yürüyüşün ardından gece gece kocaman börekleri götürüp çok da
iyi olmayan hostelimizde derin bir uyku çektik.
Şehir gece
sakladığı yüzünü sabah gösterdi. Saraybosna savaşın izlerini en derinden
taşıyan yer sanırım. 1993 yılındaki korkunç Sırp katliamı bugün bile her yerde
damarınıza basıyor. Savaşı gören binaların çoğu özellikle restore edilmemiş.
Bombalardan tanınmaz hale gelenlerin dışındaki yapılar, hala kurşun izleriyle
delik deşik. Bunlardan mıdır, bilmem; insanları da biraz hoyrat. Balkanlar’ın o
sevimli insan profili burada yok.
Hani en başta da dedim ya, Kolar Teyze canını
ortaya koyarken… diye; işte onun evini ziyarete gittik. ‘Tünel’ olarak
adlandırılan bu yer hem turistik bir nokta hem de savaşı içinizde
hissedeceğiniz çok özel bir ev. 1992-95 yılları arasında Saraybosna Sırp kuşatması
altındadır. Sadece havaalanı Birleşmiş Milletler’e açıktır ve şehirden çıkış
yoktur. Her gün binlerce insan Sırplar tarafından katledilmektedir. Abluka
devam ederken, Kolar Teyze isimli bir kadın havaalanına yakın konumdaki evini
askerlere açar. Evin bahçesinden havaalanına bir tünel kazarlar ve bu yolla
şehre insani yardım malzemesi girişi sağlanır. Bugün bu tünelin sadece 25
metrelik kısmı duruyor. Ev müzeye dönüştürülmüş. Girişte savaşa ait görüntüleri
ve tünelin yapımını gösteren bir video gösteriliyor. Askerlerin kullandıkları
eşyalar da sergileniyor.
Durmitor’a
gitmek üzere Bosna Hersek’ten ayrıldık. Yolumuz 350 km. Karmakarışık sınır
kapılarından geçip Karadağ’a tekrar girdik. Bu sefer Dağlık Karadağ’ı gezip
Karadağ’ın diğer muhteşem yüzünü görecektik. Ali ve Ufuk abi bu rotayı
planlarken tam da bu noktayı baz almışlardı. Zaten Bosna Hersek’in coğrafyası
harikaydı; burada da bu durum aynen devam etti.
Sınırı geçer geçmez Coridor X
isimli bir yerde yemek yedik. Doğa da yemekler de süperdi. Orası turist ve
raftingci kafilelerini ağırlayan bir yermiş. Kesinlikle tavsiye ederim. Hem
tabldot (çorbadan salataya kadar geniş bir menü) hem de fiyatlar çok uygun.
Üstüne de yerel içki ikramları var :)
Muhteşem vadi,
göl ve nehirlerin yanından, bol tünelli yollardan geçtik. Manzara inanılmazdı. Tünel
dediğim, aslında, her türlü teknolojiden uzak, yatay kaya oyuntuları J Tepeden taş parçaları düşüyor ve yağmur suları
sızıyor. Uzunlukları da değişiyor. Eğer tünelin duvarında dışarı açılan bir
pencere yapılmamışsa, tünel içinde herhangi bir aydınlatma da yok :)
Yüzlerce
metre derinlikteki vadileri, kıl gibi köprülerin üstünden aşmak anlatılır gibi
değil. Tabi ki artan rakımla birlikte sıcaklık iyice düştü. Her bir molada bir
kat daha giyinip yola devam ettik. Kar birikintilerinden birinde durup Temmuz
ayına ait hatıra fotoğrafı bile çektik :)
Geceyi
kayak merkezlerinin yakınında olmasından dolayı çok popüler bir yer olan
Zabljak’ta geçirdik. Yağan yağmuru ve hiç İngilizce bilmeyen yaşlı otel
personelini saymazsak keyifli bir geceydi. İnternetten Golubovic Apartments’a
iki kişi (kahvaltı dahil değil) 20 €’ya rezervasyon yaptırmıştık. Burada da,
eğer kayak sezonu dışında gittiyseniz, Dubrovnik ve Hvar’da olduğu gibi,
pansiyon sahipleri gelip sizi buluyor ve pazarlığa da açıklar.
Ertesi
sabah Tara Nehri’nin kenarından Kosova -
Priştine’ye doğru yola çıktık. Yolun yan tarafında, kazada ölenlerin
anısına yapılan simgesel mezarlar burada da devam etti. Yolun güzelliği
anlatılamaz…
Kosova
Green Card’ı kabul etmediği için, sınırda ülkenin kendi sigortasını yaptırdık.
Bir turist için son derece gereksiz 15 €
ödeyerek ülkeye giriş yaptık. Priştine’de önce park yeri sorunu yaşadık. Sonra
da bir vatandaştan, meşhur Kosova köftesi yemek için bir lokanta tavsiyesi
aldık. Kosova’da fiyatlar bize kıyasla oldukça uygun. Köfte seçenekleri fazla. Köfteler büyüklüklerine göre adet başına 0,25
ve 0,50 Euro olarak fiyatlandırılmış. İstediğiniz porsiyonu kendiniz
yaratabiliyorsunuz.
Yemek sonrası birinden yol tarifi aldık. Amca Türkçeyi iyi
konuşuyordu. ‘Çıkasın yola, dünesin sola, gürüsün orda büyüüükkk tabilayı’ :)
Priştine’den,
konaklamak üzere Prizren’e geçtik. Ama turistik seçenekler az ve fiyatlar
oldukça yüksekti. Oda fiyatları 40 € civarındaydı. Prizren’de kendimizi çok da
keyifli hissetmeyip biz Ali’yle yola devam ettik. Ufuk abiler orada kaldı. Biz 100
km daha yol yaparak Üsküp’e gittik.
Üsküp,
heykeller şehri. Her yerde bir şeyleri tasvir eden heykeller var. Genç kızdan
Büyük İskender’e kadar sanki bildikleri her şeyi heykelleştirmişler. Şehrin
meydanı sergi salonu gibi. Bizse onlara 'ucube' diyoruz...
Üsküp’ten Yunanistan’a
girdikten sonra, gerçekten uzun ve son derece sıkıcı bir otoban yolculuğuyla Kalampaka
(Kalabaka) şehrine ve Meteora’ya ulaştık. Burası gerçekten mistik
bir yer. Kayaların zirvelerine ilkel koşullarda yapılmış manastırların olduğu büyüleyici
bir bölge. Ortodoks keşişler Hristiyanlığı korumak ve inzivaya çekilmek için,
yüksekliği 300 metreyi bulan kayaların tepesine önce kaya oyuntularından, sonra
evler şeklinde manastırlar yapmışlar. Zaten
isminin anlamı da ‘gökyüzünde asılı’. Dünyanın her tarafından çok sayıda turist
UNESCO’nun dünya mirası listesine aldığı bu bölgeyi ziyarete geliyor. Burada
toplam 24 tane manastır varmış, 6 tanesi turistlere açık. Hatta bunlardan
birinde James Bond filmi çekilmiş. Bu kayaları 11. yüzyıl teknolojisiyle oraya
yapabilmek; hem de tepedeki düzlüğün alanına sıfıra sıfır ebatta bir inşaat
yapabilmek sanırım sadece iman gücüyle açıklanabilir :)
Eskiden yukarıya ipten bir asansörle çıkılıyormuş. Şimdi ise teleferik ve uzuuuuunnn merdivenler kullanılıyor. Manastırlar arası mesafeler oldukça uzun. Yorucu bir gezi oluyor. Bu nedenle yazın yanınızda su ve şapka bulundurmalısınız. Gitmeden önce Meteora’ya ayıracağınız süreye göre bir plan çıkarın ve nerede ne olduğunu bilerek gezin bence. Alanın krokisini bütün otellerden temin edebilirsiniz.
Eskiden yukarıya ipten bir asansörle çıkılıyormuş. Şimdi ise teleferik ve uzuuuuunnn merdivenler kullanılıyor. Manastırlar arası mesafeler oldukça uzun. Yorucu bir gezi oluyor. Bu nedenle yazın yanınızda su ve şapka bulundurmalısınız. Gitmeden önce Meteora’ya ayıracağınız süreye göre bir plan çıkarın ve nerede ne olduğunu bilerek gezin bence. Alanın krokisini bütün otellerden temin edebilirsiniz.
İçeri
girerken kadınların etek giymesi zorunlu. Böylesi dağ taş bir yere giderken
büyük ihtimalle pantolon gibi bir şeyi tercih eden bayanlar, eskiden, kapıda
kalıyorlarmış. Şimdi ise girişte anvelop modelli etekler dağıtılıyor. Komik
oluyor ama idare edin :)
Duvar
resimleri, kilise çanları ve kafatasları oldukça ilginç. Savaşların resmedildiği tablolarda ise Türk
ve Osmanlı’ya karşı düşmanlık had safhada. O bölümde görüntü almak yasak olduğu
için sizinle paylaşamıyoruz ama ana tema olarak yerde sürünen Türk bayrakları,
esir düşmüş askerlerimiz işlenmiş. Bizde bayrak kutsaldır; düşmanımızın bile
olsa, asla bu şekilde tasvir etmeyiz.
Kayalıkların
hemen altındaki bölgenin adı Kastraki. Turistik olmasından dolayı biraz pahalı.
Marketler, restoranlar, küçük otel ve pansiyonlar var. Sadece, yazın arı
istilasına uğrayabiliyor.
Konaklamaya
gelince, Zozas Rooms isimli bir pansiyonda kaldık. Zaten konaklama seçeneği o
kadar çok ki kafanız karışıyor. Biz iki kişi oda + kahvaltı 33 €’ya kaldık. Odamız Meteora manzaralı, küçük
ve sevimliydi. Kahvaltısı çok iyiydi.
Ayrıca pansiyonun kendi otoparkı ve akşam bir şeyler içebileceğiniz
keyifli bir bahçesi de var.
Meteora’dan
sonra rotamızı Atina’ya çevirdik. Sprey boyaların esareti altındaki tarihi
şehirde bit pazarını,
tavernalar sokağını ve tabi ki Akropol’ü gezdik (tabi ki dediğime bakmayın, rehbersiz gezince çok bir şey anlamıyorsunuz). Konaklama için iki yıldızlı Diros Otel isimli ultra başarısız bir otele rezervasyon yaptırmıştık. Kendine ait otoparkı ‘var’ görünen, ama aslında olmayan, ‘Ama var görünüyor’ dediğinizde de, ‘Evet, bilerek öyle koyduk’ deme yüzsüzlüğünü gösteren bir otel. Tek avantajı Omonia Meydanı’na yakın olmasıydı. Atina’ya vardığımızda akşamüstüydü. Sokaklarda yürüyüp 1 €’ya satılan Hindistan cevizi dilimlerinden yedik. Keşfettiğimiz bir pastanede küçük atıştırmalıklardan tırtıkladık. Akşam yemeği için, oralı birinden aldığımız tavsiye üzerine (hatırlarsanız, birinci restoran adresini Selanik için vermiştik) Monastraki bölgesinde bir tavernaya gittik. (Bizimki meydandan girince sağdan ilk olanıydı.) Tavernalar sokağında onlarca restoran var ve hepsi kapıya birer görevli koymuş, size yemekler hakkında resimli ve detaylı bilgi veriyor. Yemekler tek kelimeyle muhteşemdi. Mezeleri zaten bizimkilere çok benziyor. Favası bir harikaydı. Zeytinyağlı kızarmış emek ve baharatlı zeytin ezmesi çok çok güzeldi. Yemek tabağı da kocamandı; zira bitiremedik. İki kişi alkolsüz 25 € gibi bir rakamla kalktık.
Ertesi
sabah erken saatlerde Akropol’e çıktık. Girişinde 12’şer € ödeme yaptık. Önceki
seyahatimden kalma derme çatma bilgilerle kısa bir tur yaptık. Hava aşırı
sıcaktı. Akropol’ün çevresinde keyifli kafeler, hareketli çarşılar ve adım başı
tarihi kalıntılar/açık hava müzeleri var. Ve motosikletler… Sanki sokak değil,
motosiklet pazarı :)
Şehrin
deniz turizmi yönünü de görmek istedik ve Glifada sahiline doğru gittik. Uzun
ve geniş plajlarda binlerce insan Ege Denizi’nin ve güneşin tadını çıkarıyordu.
Tek sorun bütün plajlara giriş ücretli ve kesinlikle falezlerden aşağı, plaja
inemiyorsunuz.
Dönüş
yolumuz üzerindeki son durak Sakız Adası. Bunun için Atina’dan feribota bindik.
(Hellenic Seaways- 2 kişi + 1 motosiklet yaklaşık 100 €) Geceyi tulumlarda,
bulduğumuz bir köşede uyuyarak geçirdik ve absürt bir saatte Sakız’a indik.
Liman kenarındaki barlarda insanlar sabaha karşı eğleniyordu; sabah sekiz oldu,
görevliler masaları topluyordu ve insanlar hala eğleniyordu :) Türkiye’den akın akın insan, eğlenmeye boşuna
oraya gitmiyormuş.
Gece hayatı
bir tarafa, bizim orada akşamüstüne kadar zamanımız vardı. Sabah 5 gibi
vardığımız için önce kahvaltı yapacak açık bir mekan bulduk. Sakız rotaya
sonradan dahil olduğu için biraz hazırlıksız yakalanmıştık. Biz de mayoları
giyip koy koy dolaşmaya başladık. Hepsi farklı güzellikte onlarca koydan
geçtik. Okuduğumuz bir blogda ‘Macera aramayın, bulduğunuz koydan denize girin.
Denize girecek yer aramak tahmin ettiğiniz kadar kolay değil.’ diyordu.
Haklıymış. Zira tepeden bakınca görünen birçok koya, araçla iniş mümkün değil.
Sakin bir
yer bulup denize girdik. Komşu kıyı, aradaki mesafe sadece kırk beş dakika. Tek
fark rüzgarla gelen sakız kokusu. Sonra biraz çarşı gezdik. Sakızlı hediyelik
ürünlerden aldık. (özellikle 2 €’ya aldığımız sakız reçeli çok hoşuma gitti.)
Yine kadınların komik etekler giyerek girdiği UNESCO korumasındaki kilise ve
kafataslı manastırları ziyaret ettik. Sakız Adası konusunda çok olumlu izlenim
taşımasak da gece hayatı ve yemek için değerlendirebilir.
Dönüş için
Ertürk Lines’tan feribot bileti aldık. (Kişi başı 20, motosiklet için 30 €).
Firmanın çalışanlarından hiç memnun kalmadık ama (İnternetten ödemesini yaparak
satın aldığınız biletin basılı çıktısını vermemekte direndi adam! O bilet
olmazsa feribota binemiyorsun.) 45 dakikalık yolculuğumuzu sorunsuz şekilde
tamamlayarak Çeşme’ye ayak bastık.
Sonrasının
konumuzla ilgisi yok ama, Urla’nın Demircili Köyü’nde Doğa Bağ Evi isimli bir
yer var. Güveci ve mevsimine göre oğlak dolması çok başarılı. Oraya da giderek
seyahatimizi noktaladık :)
Yüzyıllarca
aynı sınırları paylaştığımız ve artık komşu olduğumuz ülkeleri görmek
muhteşemdi. Bu gezimizde motosikletle yedi ülke dolaştık ve 4430 km yol yaptık. Umarız arayı çok açmadan başka bir gezi sonrasında tekrar görüşürüz. Siz o arada yollarda kalın :)




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder